Sayfalar

8 Ağustos 2013 Perşembe

BAYRAMINIZ HAYR OLA

  Bayramınız hayrola demek geçti içimden...

   Neden mi?


  On bir ayın sultanı dedik.'' O'' geldi dedik. Bu ayda yaptığımız ibadetleri daha bir özenli yaptık yada yapmaya çalıştık..Teravihler kıldık, mukabelelere katıldık katılamadıysak da Kuranı Kerim okumaya çalıştık.Kadir gecesi geldi ,Kadir gecesini eda etmeye çalıştık gücümüz yettiğince.Tespih namazı kıldıran camileri takip edip onlarla birlikte tesbih namazları kıldık.Şehrimizdeki mübarek zatları ziyaretlere gittik.Dualar ettik.Sıla i rahim dedik akraba ziyaretleri yada ziyafetlerine icabet ettik ve onları davet edip bizlerde onları ağırladık aynı ziyafet sofralarınla.
   
  Bu koca ayı Allah rızası için oruç tutarak geçirdik.Yani sabah ezanından akşam ezanına kadar aç bi aç susuz bi susuz Allah'ın rızasını kazanmak için saatlerce bekledik.


  Bekledik ve bayramı hakettik .İnşaallah..Rabbim bütün ibadetlerimizi, dualarımızı kabul etsin.Bayram bütün müslümanlara huzur ve mutluluklar getirsin İnşaallah.

  Tabi bunlar çok güzelde bayramı da hakettikte yaptıklarımızın yanında yapmamamız gerekenleri ne yapıcaz.

  
  Oruçluyken  bu ne kadar uzun zaman diye hayıflandıysak,kalp kırıp sağa sola tabir caizse çattıysak,kızdısak yok yere sevdiklerimize,eşimize, çocuklarımıza...Yada onlarla gereği gibi ilgilenemediysek...O aslında hasta değil tutabilir ama  tutmuyor işte gibi tutmayanları tutamayanları kınadıysak...

   Mübarek Kur an'ı Kerim'i okurken hızlı okuyalımda Kadir gecesine yetişsin diye onun feyzini alamamış yada anlayamamışsak bir ayetini bile hayatımıza geçirememişsek....

   Tespih namazına gidipte hocanın söylediği hiçbir duaya katılamamışsak(çok hızlı okuduğu için)...

   İcabet ettiğimiz sofralarda kimler ne yapmış kaç çeşit yapmış onuda yapmış mı bunu da yapmış mı diye düşündüysek.Onun şununu beğendim bununu beğenmedim gibi cümleler çıktı ise dudaklarımızdan.Ve bu ziyafetlerde yetimi, öksüzü ,garibi, yoksulu,fakiri,olanı- olmayanı düşünmemişsek.
    
    Bizim kendi davet sofralarımızda da eksik hiçbir şey olmasın binbir türlü yiyecekle dolsun masalarımız diye geçiriyorsak kafamızdan.Onca yemeği yapıp kalanı da  bu yenmez artık diye dökmemişsek çöp kovalarına.

  Yalan söylemiş,dedikodu yapmış,kötü söz söylemişsek dilimizede oruç tutturamamışsak...


BAYRAMIMIZ  HAYROLA...


RABBİM İNŞAALLAH KUSURLARIMIZ GÜNAHLARIMIZI AFFEDER.YAPTIĞIMIZ HATALARI FARK ETTİRİR  BİR DAHA YAPMAMAK İÇİN GÜÇ KUVVET VERİR İNŞAALLAH....


7 Ağustos 2013 Çarşamba

MÜ’MİNİN DİKKAT EDECEĞİ BAZI DAVRANIŞLAR

MÜ’MİNİN DİKKAT EDECEĞİ
BAZI DAVRANIŞLAR


“Yavrum! Namazı dosdoğru kıl. İyiliği emret. Kötülükten alıkoy. Başına
gelen musibetlere karşı sabırlı ol. Çünkü bunlar kesin olarak emredilmiş
işlerdendir.” (Lokman, 31/17)
Bu ayet-i kerime Hz. Lokman (a.s)’ın oğluna yaptığı nasihatten bir bölümünü
dile getirmektedir. Allah’ın kelamında yer alan bu nasihatler özelde her ne kadar bir
peygamberin oğluna nasihati ise de genelde bütün insanlara yapılan bir nasihattir.
Hayati bir öneme sahip olan bu nasihat cümlelerinin her biri insan için vazgeçilmez
davranışlardır. Çünkü ayette namazın kılınması emredilmekte, iyi olanı emredip
kötü olandan sakındırılmakta, insanın karşılaştığı sıkıntılar karsısında sabretmesi
gerektiği vurgulanmaktadır. Bu üç önemli uygulamada şöyle bir genel kulluk bilinci
yer almaktadır. Namazın kılınmasıyla insan Allah a karşı kulluk vazifesini yerine
getirmektedir. Kur’an-ı Kerim’de pek çok ayette namazın kılınması emredilmekte,
namazın kılınmaması ise yasaklar arasında yer almaktadır. Dinin direği, müminin
miracı olan namaz manen en yüce mertebeye ulaşma aracıdır. Bu özelliği hasebiyledir
ki Hz. İbrahim yaptığı duasında; “Rabbim! Beni namaza devam eden bir kimse eyle.
Soyumdan da böyle kimseler yarat. Rabbimiz! Duamı kabul eyle.” buyurmuş namazın
ne denli önemli olduğuna işaret etmiştir.
Yine Tâ-hâ suresinin 137. ayetinde de “Ailene namazı emret ve kendin de ona devam
et. Senden rızık istemiyoruz. Sana da biz rızık veriyoruz. Güzel sonuç Allah’a karşı
gelmekten sakınanlarındır.” buyrulmaktadır. Bu ve pek çok ayette namazdan çokça
bahsedilmesi bunun kullukta ne kadar önemli bir ibadet olduğunu göstermektedir.
İşte ayette de kulluğun zirvesi olarak bilinen namazın kılınmasıyla Allah’a karşı olan
önemli bir görevin yerine getirilmesi anlatılmaktadır. Ayette ayrıca iyiliği anlatıp,
kötü olanı yasaklamaktan bahsedilmektedir. Her insan fıtratı gereği iyiyi bulmaya,
iyi ve güzel şeylerle yaşamaya ihtiyaç duymaktadır. Kötü, çirkin ve yanlış olan şeylerden
de hoşlanmamaktadır. İyi ve güzel olan söz ve davranışlar ferde ve topluma
huzur verir. Adalet ve hakkaniyeti tesis eder. Bu özelliği sebebiyle iyiyi emretmek
beşerin ve mahlûkatın mutlak hayrınadır. Kötü şeyler ise ferdin ve toplumun huzurunu
bozan, rahatsız eden, zarar veren davranışlar olduğu için hiç kimse tarafından
beğenilmez. Ancak bilinçsizlik nedeniyle insanların bir kısmı iyi ve güzel olan
şeylerden mahrum olmaktadırlar. İyi ve doğru olanın bilgi sahibi kişiler tarafından
anlatılması, kötü olanın da yine bilenler tarafından anlatılarak ferdin ve toplumun
huzurunun tesis edilmesi gerekmektedir.
Bu konuda Kur’an-ı Kerim’de pek çok ayet-i kerime yer almakla birlikte konu
ile ilgili olarak Âl-i İmran suresinin 104. ayetinde, “Sizden, hayra çağıran, iyiliği emreden
ve kötülükten men eden bir topluluk bulunsun. İşte kurtuluşa erenler onlardır...”
buyrularak kurtuluş reçetesinin insanların bilinçlendirilmesi olduğu dile getirilmektedir.
Dinimizin, üzerinde durduğu en önemli hususlardan birisi ilim elde etmek,
bilgi sahibi olmaktır. Bu, her müslümanın dikkate alacağı önemli sorumluluklardan
birisidir. Bilgisiz olanların her türlü hatayı yapabilecekleri dikkate alınarak cahillerden
uzak durmak yüce Allah tarafından emredilmiştir. A’râf suresinin 199. ayetinde
“Sen af yolunu tut, iyiliği emret, cahillerden yüz çevir.” buyrulmaktadır.
Ayetin bir bölümünde ise “Başına gelene sabret” buyrularak, insanın başına gelen
maddi ve manevi sıkıntıları, belaları birer imtihan bilip metanetle karşılaması emredilmektedir.
İnsan sabır gücünü olaylara karşı kullanabilmelidir. Zaten sabır insanın
karşılaştığı olumsuzluklar karşısında dik durabilmesi, kadere razı olması, olaylara
metanetle bakmasıdır. Bu durumda olanlara yüce Allah’ın vereceği mükâfatların
büyük olacağı Kur’an-ı Kerim’de pek çok yerde hatırlatılmaktadır. Ayetin sonunda
ise “İşte bunlar kararlılık gerektiren işlerdendir.” buyrulmuştur ki bu müspet davranışlar,
insanın dinî yönden olgunluğunu gösteren örnek uygulamalar olarak ifade
edilmiştir.

6 Ağustos 2013 Salı

RAMAZANA VEDA EDERKEN




RAMAZANA VEDA EDERKEN
 Evet Ramazan'a veda ettiğimiz şu günlerde diğer on bir ayımızı da ramazan gibi geçirmek dileğiyle memleketten gelmiş durumdayım.Mübarek Ramazanı memlekette doya doya içime sindire sindere geçirdikten sonra sıla i rahimden ayrılmanın acısıyla siz yarenlerimi  burada yeniden görmek beni ziyadesiyle sevindirdi.
  Gördüğünüz üzere blog ismini değiştirdim.Artık BiR GaRip YoLcu 'yum.Bu yolculuğumda bana yarenlik etmek isteyene yaren olurum İnşaallah..

7 Temmuz 2013 Pazar

DUA

MEMLEKETTEYİM İZİNDEYİM DEDECİĞİM İÇİN DUALARINIZI BEKLİYORUM.SEVGİLERİMLE....

24 Haziran 2013 Pazartesi

ÖNCE TEDBİR, SONRA TEVEKKÜL

ÖNCE TEDBİR,
SONRA TEVEKKÜL


“Sonra da, ‘Ey oğullarım! Bir kapıdan girmeyin, ayrı ayrı kapılardan girin.
Ama Allah’tan gelecek hiçbir şeyi sizden uzaklaştıramam. Hüküm ancak
Allah’ındır. Ben O’na tevekkül ettim. Tevekkül edenler de yalnız O’na
tevekkül etsinler’ dedi.” (Yûsuf, 12/67)
Ayet-i kerimedeki “Hüküm ancak Allah’ındır” cümlesinden de anlaşılacağı gibi
bu âyet yüce Rabbimizin takdirini her şeyin üstünde tutmamız gerektiğini ifade
ediyor. Hayır ve şerrin tamamen Allah’ın takdirinde olduğuna iman etmemizin anlamı
budur aslında. Bu ilâhî takdir, bazen biz kulların irade ve isteği doğrultusunda
tecelli ederken, bazen de bizim irademiz dışında gerçekleşir. Çünkü yüce Allah, bu
ifadeyle kendi mülkünde yegâne söz sahibi olduğunu haber veriyor. İşte bu inanca
sahip olan Yakup peygamber, oğullarını Mısır’a gönderirken bir taraftan başlarına
gelebilecek olası tehlikelere karşı tedbir almaları yönünde tavsiyede bulunuyor, öte
yandan “Ama Allah’tan (gelecek) hiçbir şeyi sizden savamam…” diyerek ilâhî takdire
olan bağlılığını dile getiriyor. ‘Şehre farklı farklı kapılardan girin’ derken yine
de sonunda Allah’ın takdirinin geçerli olacağını, dolayısıyla O’na dayanmaları ve
güvenmeleri gerektiğini hatırlatıyor oğullarına.
Allah’a en yakın insanlar olmalarına karşın peygamberler de dünyada başlarına
gelebilecek tehlikelere karşı birtakım önlemler alma gereği duymuşlardır. Bu
durum, onların Allah’a yeterince güvenmedikleri anlamına gelir mi? Elbette hayır.
Resul-i Ekrem (s.a.s)’in Medine’ye hicretini hatırlayalım. Kendilerini takip eden
Mekke müşriklerine izlerini kaybettirmek için değişik tedbirler almıştı. Gece yola
çıkmayı tercih etmeleri bir yana, Medine istikametine değil de aksi yöndeki Sevr
Dağı tarafına yönelmiş olmaları bunun açık bir göstergesidir. Buradan hareketle
onun ve yol arkadaşı Hz. Ebû Bekir’in ilâhî takdire boyun eğmekten kaçındıklarını
veya Allah’ın yardımına güvenmediklerini söyleyebilir miyiz? Kaldı ki aldıkları tüm
önlemlere rağmen müşrikler izlerini sürmek sûretiyle, üç gün boyunca saklandıkları
Sevr dağındaki mağaranın ağzına kadar dayanmışlardı. Mağaranın kapısına dikilen
düşmanlarının ayaklarını gören Ebû Bekir (r.a.), “Ey Allah’ın Elçisi, eğilip bir baksalar
bizi fark edecekler” diyerek endişesini dile getirmişti. Bunun üzerine tevekkül
Peygamberi Hz. Muhammed (s.a.s) “Üçüncüsü Allah olan iki kişiye ne olur ki?”
diyerek hem yol arkadaşını teselli etmiş hem de Allah’a olan güvenini ortaya koymuştur
(Buhârî, “Fedâilü’l-Ashâb”, 2). Bu tarihî olaydan çıkarmamız gereken en önemli
ders, gerekli tedbirlerimizi aldıktan sonra Allah’a tevekkül etmemiz gerektiğidir. Nitekim
sevgili Peygamberimizin, ‘devemi bağlayarak mı yoksa salıvererek mi Allah’a
tevekkül edeyim’ diye soran bir adama, “Deveni bağla sonra Allah’a tevekkül et (güven)
ve dayan.” (Tirmizî, “Sıfatu’l-Kıyâme”, 60) şeklinde verdiği cevap da tedbiri elden bırakıp
Allah’a dayanmanın doğru bir davranış olmayacağını açıkça ifade etmektedir.
Herhangi bir işte sonuca ulaşmak için gerekli çabayı sarf ettikten sonra o işin neticesi
hakkında Allah’a olan sonsuz güvenimizi ifade eden tevekkül, Allah inancımızın
pratiğe yansımasının somut bir göstergesidir. Gerçekte Allah inancımız, ona olan
güvenimizle doğru orantılıdır, diyebiliriz. Allah’a olan tevekkülümüz hayat boyu
karşılaştığımız çeşitli endişelerimiz esnasında gösterir kendisini. Yukarıda Yakup
peygamber ve Hz. Muhammed’in hayatlarından verdiğimiz örneklerde olduğu gibi,
bazen bizi bekleyen hayatî bir tehlike karşısında, bazen bir sınavı kazanma telaşı
içerisindeyken ve çoğunlukla da rızık endişesi taşırken ümitsizliğe karşı adeta bir
kalkan olur bizim için. Tevekkülde yüce Yaratandan bir beklenti vardır. Ancak bu
bekleyişin, sebeplere sarılmadan, yorulmadan, çaba harcamadan, özveride bulunmadan
gerçekleşmesini ummak tevekkülden öte tembellik olacaktır. Nitekim Allah
Resûlü (s.a.s) biz Müslümanlara, yavrularının geçimi için sabahtan akşama kadar
dolaşan bir kuşun gayretini hatırlatıyor ve şöyle buyuruyor:
“Eğer siz gereği gibi Allah’a güvenip tevekkül etmiş olsaydınız, tıpkı sabahleyin kursakları
boş olarak çıkıp akşam dolu olarak dönen kuşları rızıklandırdığı gibi sizleri de
rızıklandırırdı.” (Tirmizî, “Zühd”, 33)
Birçok peygamberin hayatında, yüce Rabbimize tevekkülümüzü nasıl ifade edeceğimiz
hususunda bizlere rehberlik edecek çok güzel örnekler vardır: Ateşe atıldığı
vakit, hayatının en zor anında Allah’a olan güvenini kaybetmeyen İbrahim Peygamber,
“Hasbünellah ve ni’me’l-vekîl (Allah bana yeter; O, ne güzel vekildir)” demişti.
Aynı duayı Uhud yenilgisi akabinde sevgili Peygamberimiz de ashabıyla yapmıştı.
İnsanlar onlara; “Düşmanınız olan insanlar size karşı bir ordu topladılar, onlardan korkun,
dediler. Bu, onların imanını artırdı da; ‘Allah bize yeter. O ne güzel vekildir’ dediler”
(Buhârî, “Tefsir”, Sure 3/Âl-i İmran, 13).
Bu son örneklerde de gördüğümüz gibi tevekkül, aslında Allah inancımızın en
açık biçimde kendini gösterdiği bir durumdur. Dolayısıyla Allah’a inanıyorsak ona
güvenmeliyiz ve dayanmalıyız. Üzerimize düşenleri yapmak şartıyla hem dünya
hem de ahiret kaygılarımız karşısında Allah’a dayanmalı, aynı zamanda O’nun iradesi
olmadan hiçbir çabamızın sonuç vermeyeceğini de aklımızdan çıkarmamalıyız