Sayfalar

Ayetlerle Yaşamak etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Ayetlerle Yaşamak etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

13 Mart 2015 Cuma

ALLAH’I ÇOKÇA ZİKRETMELİYİZ

ALLAH’I ÇOKÇA ZİKRETMELİYİZ


􀂭ِ“Ey iman edenler! Allah’ı çokça zikredin. Onu sabah akşam tespih edin. O,
sizi karanlıktan aydınlığa çıkarmak için size merhamet eden; melekleri de
sizin için bağışlanma dileyendir. Allah müminlere çok merhamet edendir.”
(Ahzâb, 33/41-43)
Metnini ve mealini okuduğumuz bu âyet-i kerîmede Rabbimiz, biz iman edenlere
kendisini çokça anmamızı, sabah akşam onu tespih etmemizi emretmektedir.
Bizler Rabbimizin bu emrini severek ve isteyerek yerine getirmeliyiz. Çünkü sahip
olduğumuz bütün nimetler Allah’tan gelmektedir. Ayrıca Allah, gönderdiği ilahi
emirler vasıtasıyla bizi karanlıktan aydınlığa çıkarmış, bize doğru yolu göstermiştir.
Bütün bunlara rağmen yine de bizler zaman zaman kabahat işleyerek kulluk vazifemizi
tam olarak yerine getiremeyiz. Bu durumda bile O bize merhamet eder ve bizi
bağışlar. Çünkü O, müminlere karşı çok merhametlidir. Ayrıca sürekli olarak O’nun
emrine itaat eden melekleri de, O’nun emrine uyarak bizim bağışlanmamızı O’ndan
niyaz ederler.
Sabah akşam tespih etmeyi üç şekilde anlayabiliriz. Birincisi; namaz vakti olarak
sabah ve akşam namazlarının vakitleridir. Yani bu iki namaz vaktinin önemine
vurgu yapılmıştır. Bu namazlara dikkat etmemiz gerektiği açıklanmıştır. İkincisi;
zaman olarak sabah ve akşam vakitleridir. Bu vakitler genellikle insanların uykuda
olabilecekleri saatlerdir. Bu saatlerde uyanık olmaya ve bu zamanların bir kısmını
Allah’ı zikir ile geçirmeye işaret edilmiştir. Üçüncüsü ise günün bütün vakitleridir.
Türkçemizde “gece-gündüz”, “sabah-akşam”, “olur-olmaz” zamanda gibi tabirler,
bütün günü anlatmak için kullanılır. Buna benzer tabirler Arapçada da bulunmak-
tadır (Elmalılı Hamdi Yazır, Hak Dini Kur’an Dili, İstanbul, 1971, 6/3910). Bu duruma göre;
yatağımıza yatmadan önce, yatağımızdan kalkınca, bir işimize başlarken, o işimizi
yapmaya devam ederken, işimizi bitirince, günün belirli zamanlarında Allah’ı anacağız,
Bismillah, elhamdülillah, Lâ ilâhe illallâh, Allahu ekber, yâ Allah, sübhânallah…
vb. zikirlerle; şu çiçeği Allah ne güzel yaratmış, bu kâinatın düzeni ne kadar mükemmel,
bu yağmuru Allah nasıl yağdırıyor, bu işi yapacağım ama Allah’ın rızasına
aykırı bir şekilde yapmamaya dikkat edeyim gibi duygu ve düşüncelerle hareket
etmek de, bütün gün Allah’ı zikretmek anlamına gelir.
Rabbimiz yüce kitabımızın başka bazı ayetlerinde de; biz onu anarsak onun da
bizi anacağını haber vermekte (Bakara, 2/152) ve içimizden yalvararak, O’ndan korkarak
yüksek olmayan bir sesle sabah akşam zikretmemizi (A’râf, 7/205), bütün benliğimizle
ona yönelerek adını anmamızı (Müzzemmil, 73/8-9) emretmektedir. Ayrıca
göklerin ve yerin yaratılışında, gece ile gündüzün birbiri ardınca gelip gidişinde,
bizim gibi akıl sahipleri için ibretler olduğunu, ayaktayken, otururken ve yan yatarken
bile Allah’ı düşünüp anmamızı, göklerin ve yerin yaratılışı üzerinde düşünmemizi
ve “Rabbimiz! Bunu boş yere yaratmadın, seni eksikliklerden uzak tutarız. Bizi ateş
azabından koru” (Âl-i İmrân, 3/190-191) dememiz gerektiğini bize haber vermektedir.
Sevgili Peygamberimiz (s.a.s) de bir hadis-i şeriflerinde şöyle buyurmuşlardır:
“Azîz ve celîl olan Allah şöyle buyuruyor: Kulum kendi hakkında benim nasıl hüküm
vereceğimi zannederse, ben öyle hüküm veririm. Kulum beni anarken ben muhakkak
onun yanında olurum. Eğer o beni gönlünde gizlice zikrederse, ben de onu nefsimde gizlice
zikrederim. Eğer o beni bir cemaat içinde zikrederse, ben de onu daha hayırlı bir cemaat
içinde zikrederim. Kulum bana bir karış yaklaşırsa, ben ona bir arşın yaklaşırım. Kulum
bana bir arşın yaklaşırsa, ben ona bir kulaç yaklaşırım. O bana yürüyerek gelirse, ben ona
koşarak varırım” (Müslim, “Zikir Dua Tevbe ve İstiğfar”, 48/1, III/2061).
Bu hadis-i şerifte bir benzetme yapıldığını elbette fark ediyoruz. Allah’ın bizim
yanımızda olması, bizi zikretmesi, bize yaklaşması, bize koşarak gelmesi, O’nun kullarına
çok yakın olduğu, yaptıklarını bildiği ve dualarına icabet ettiği anlamına gelir.
Biz Rabbimize kalpten inanacağız, O’nu dilimizle ve kalbimizle zikredeceğiz,
her işimizi yaparken O’nun bu konuda bize neleri emrettiğini, neleri yasakladığını
düşüneceğiz ve ona göre davranacağız. O’nun rahmetine ve merhametine güveneceğiz,
O bizi affedecek, cennetleriyle ve nimetleriyle ödüllendirecek diye güzel zanda
bulunacağız. Yüce Rabbimiz de bizim bu güzel zannımızı değerlendirecek ve bizi
cennetleriyle ve nimetleriyle ödüllendirecektir. Bizi bağışlamaya muktedir olan Rabbimizin
cezalandırmaya da gücünün yettiğini hesaba katarak korku ile ümit arasında
olacağız. Zaten bize yakışan da, korku ile ümit arasında olmaktır.

7 Ocak 2015 Çarşamba

SABIRLA İMTİHAN
􀂭ِ“Andolsun ki sizi biraz korku ve açlıkla, bir de mallar, canlar ve ürünlerden
eksilterek deneriz. Sabredenleri müjdele. Onlar; başlarına bir musibet
gelince, ‘Biz şüphesiz (her şeyimizle) Allah’a aidiz ve şüphesiz O’na
döneceğiz’ derler. İşte Rableri katından rahmet ve merhamet onlaradır.
Doğru yola ulaştırılmış olanlar da işte bunlardır.” (Bakara, 2 /155-157)


Kur’an-ı Kerim’de yüce Allah’ın çok sabırlı olduğunu ifade eden birçok âyet-i
kerime vardır. Bu itibarla çok sabreden anlamına gelen “sabûr” kelimesi Esmâü’l-
Hüsna/Allah’ın güzel isimlerinden birisidir (Bk. Tirmizî, “Da’avât” 81). Yüce Allah’ın
kullarına ihsan buyurduğu en hayırlı lütuflardan birisidir sabır. Ebu Saidi’l-Hudrî
(r.a), “Hiç kimseye sabırdan daha hayırlı ve daha geniş bir ihsanda bulunulmamıştır.”
(Buhâri, “Zekât”, 50) demiştir. Eğer insana sabır ve metanet gibi önemli özellikler
bahşedilmemiş olsaydı dünyada başına gelebilecek muhtemel olumsuzluklar
karşısında çaresizlik girdabına düşerek yaşama ümidini kaybedebilirdi. Bu itibarla
sabır her türlü olumsuzluklar karşısında insanı hayata bağlayan en büyük bir nimet
olarak algılanmalıdır.
Zikrettiğimiz âyette belirtildiği gibi insan dünya hayatında çeşitli şekillerde sıkıntı
ve musibetlere maruz kalabilir; korku ve açlığa/kıtlığa duçar olabilir, mal ve
canına zarar gelebilir ve doğal afetlerle karşılaşabilir. Bu durumda bile müslüman
hayattan ümidini kesmez. Allah’ın bahşettiği sabır ihsanı sayesinde aklını kullanarak
çıkış yolu arar. Hz. Peygamber (s.a.s)’den rivayet edilen bir hadiste müminlere
musibetler anında şöyle davranmaları buyrulmuştur:

“Sevabın çokluğu, belânın büyüklüğüne göredir. Allah (c.c) bir topluluğu sevdiği
zaman, onları muhtelif musibetlerle imtihan eder. Kim bu musibetleri sabırla karşılarsa
Allah Teâlâ ondan hoşnut olur. Ve kim musibetleri sabır ve tevekkülle karşılamaz
isyan ederse o da Allah (c.c)’ın gazabına müstahak olur” (İbn Mâce, “Fiten”, 23).
Bu bakımdan başımıza gelen hadiseler musibet ve felaket cinsinden de olsa
bunlardan ders çıkarıp ibret almak suretiyle hem Allah’ın gazabından hem de daha
büyük felaketlere düşmekten emin olmanın gayreti ve tedbirleri içerisinde olmamız
gerekir. Dolayısıyla sabır, sadece feryat ve figan etmekten kaçınıp boyun bükerek
beklemek değildir. Mümin öncelikle vakayı kabul ederek Allah’ın korumasına
ve yardımına sığınır ve daha önceki durumundan daha güzel bir sonuca nasıl erişebileceğinin
gayreti ve çalışması içinde olur. Böyle bir mümin de Allah’ın sevgisini
ve yardımını kazanmış olur. Demek ki başımıza gelen musibetler Allah’ın bizi
sevmediği anlamında değildir. Zira insan olmanın bedeli nimet ve bela ile iç içedir.
Allah’ın bir imtihan vesilesi olarak dünyada kurduğu düzende iyiliklerle kötülükler,
nimetle külfet beraber yürür. Nimetlere ve iyiliklere şükretmek kadar musibet
anında metaneti korumak erdemli bir mümin olmanın işaretidir. Hz. Peygamber
“Sabır, musibetle karşılaştığın ilk andakidir” buyurmak suretiyle (Buharî; “Cenâiz” 43)
insanı her yönüyle sarsabilecek hadisenin ilk anında bilinçsizce davranışlarda bulunarak
daha kötü bir sonuca düşmekten bizleri sakındırmak istemiştir.
Bir Müslüman için ölüm hadisesi gerçekte bir musibet değil, Allah’ın mutlak
takdiri ve ebedî âleme geçiş kapısıdır. Dünya hayatında Allah’ın yarattığı bir kural
olarak ölüm bazen en yakınımızı, en çok sevdiğimizi, göz bebeğimizi genç yaşta
bizden ayırabilir. Böyle bir hadiseyi dahi sabır ve metanetle karşılayan bir müslümana
Resûlullah’ın verdiği müjde sadece bir teselli değil, aynı zamanda olaylar
karşısında kendisini kaybetmeden teenniyle hareket etmenin güzel bir sonucu,
dünyada da beraberinde getireceğinin de müjdesidir: Nitekim sevgili peygamberimiz
şöyle buyurmaktadır:
“Bir kulun çocuğu ölürse, Allah meleklere şöyle söyler: ‘Kulumun çocuğunu kabzettiniz!’
‘Evet’ derler. ‘Kalbinin meyvesini elinden aldınız’ Melekler; ‘Evet’ derler. Allah tekrar
sorar: ‘Kulum ne dedi?’ ‘Sana hamd etti ve herkesin dönüşü Allah’adır, dedi.’ derler. Bunun
üzerine Allah Teâla şöyle emreder: ‘Öyleyse, kulum için cennette bir köşk inşa edin
ve bunu Beytu’l-hamd (hamd evi) diye isimlendirin.” (Tirmizî, “Cenâiz”, 36)
Demek ki dünya hayatında başımıza gelen hadiseler karşısında bedbin olmadan,
teenni, sebat ve vakarla yürüyebilirsek kendimizi dünyada başımıza gelmesi
muhtemel daha kötü sonuçlardan koruduğumuz gibi ahirette de Allah’ın cennetiyle
mükâfatlandırılmış oluruz. Nitekim âyet-i kerimede şöyle buyurulur:
“Sabretmenize karşılık selam sizlere. Dünya yurdunun sonucu (olan cennet) ne güzeldir!”
(Ra’d, 13/24)

15 Aralık 2014 Pazartesi

KİŞİ İYİ VE KÖTÜ FİİLLERİ KENDİSİ İÇİN İŞLER*

KİŞİ İYİ VE KÖTÜ FİİLLERİ KENDİSİ İÇİN İŞLER

􀂭ِ
“İyilik ederseniz kendinize iyilik etmiş olursunuz, kötülük yaparsanız yine
kendinize yapmış olursunuz...” (İsrâ, 17/7)
İnsan yaratılış olarak hem iyilik yapmaya ve hem de kötülük yapmaya yetenekli
bir varlıktır. Zaten böyle olduğu için Cenab-ı Hak onu imtihan etmektedir. Nitekim
ayette kimin daha güzel amel işlediğini denemek için ölüm ve hayatın yaratıldığı
ifade edilmektedir (Mülk, 67/2). Bu imtihanda başarılı olabilmek için iyilik ve kötülük
yollarının neler olduğu da ayrıca insana gösterilmiştir.
Esasen bizim yaptığımız iyilik ve kötülükler kendi lehimize ve aleyhimize olmaktadır.
Çünkü konumuzu teşkil eden ayet, iyilik ederseniz kendinize iyilik etmiş
olursunuz, kötülük ederseniz onu da kendinize yapmış olursunuz, diye bizi
uyarmaktadır. Bir bakıma Allah, iyilik veya kötülük işlememiz konusunda kendi
irademizle bizi baş başa bırakmaktadır. Ancak, Allah bizim iyilik yapmamıza rıza
göstermekte ve bundan hoşnut olmakta, kötü fiiller işlememize ise razı olmamaktadır.
Cenab-ı Hak bizim işlediğimiz iyiliklerin karşılığını vermekte ve hiç kimseye
haksızlık yapmamaktadır. Nitekim ayette, “Şüphesiz Allah (hiç kimseye) zerre kadar
zulüm etmez. (Yapılan) çok küçük bir iyilik de olsa onun sevabını kat kat arttırır ve kendi
katından büyük bir mükâfat verir.” (Nisâ, 4/40) buyurulmaktadır. Peygamberimiz (s.a.s)
de yüce Allah’ın iyiliklerin karşılığını binlerce iyilikle artıracağını vurgulamıştır
(Tirmizî, “Da’avât”, 36). Ayet ve hadislerde yer aldığı gibi kişinin yaptıklarının karşılığını
göreceği, dolayısıyla her ne yaparsa kendisi için yaptığını bilerek ona göre hareket
etmesi gerektiği mesajı verilmektedir.
Yaptığımız iyililiklerin karşılığı bizlere tam olarak ödenecektir. Kur’an-ı Kerim’de
kıyamet günü adalet terazilerinin kurulacağı, hiçbir kimseye zerre kadar zulmedilmeyeceği
ve yapılan güzel bir işin küçük miktarda da olsa getirilip ortaya konacağı
belirtilmektedir (Enbiyâ, 21/47). Ayrıca iyilik edenlerin iyiliklerinin daha fazla iyilikle
ödeneceği, bu dünyada iyi amel işleyen kimsenin ahiretteki amelinin de ebedî olacağı
açıklanmaktadır. Güzel davrananlara daha güzeliyle mükâfat verilecek (Necm,
53/31), iman edip güzel davranışta bulunanların amelleri zayi edilmeyecektir (Kehf,
18/30).
Çünkü iyiliğin karşılığı ancak iyiliktir (Rahman, 55/60). İnsan salih amel işlerse
kendisi için işlemiş olur. Yani faydası kendisine ait olur. Zira insana ancak çalışıp
yaptığı şeyin karşılığı verilir. Fakat bir kötülük işlemişse de kendi aleyhine olur. O
kötülüğün cezasını kendisi çeker (Câsiye, 45/15). Kişiye isabet eden iyilikler Allah’tandır.
Kötülüklerle karşılaşması ise kendi yapmış olduğu fiillerden dolayıdır.
Yüce Allah bizi sınamak için musibetler verebileceği gibi yaptığımız kötülüklerden
dolayı da musibetler verebilir. Ancak Rabbimiz, rahmet sahibi olduğu için, bu
musibetlerle birçok günahlarımızı da affeder. Şayet Allah bizim işlediğimiz günah
sayılan her kötü davranışımızdan dolayı hesaba çekerek bize ceza vermiş olsaydı,
yeryüzünde hiçbir canlı kalmazdı (Fâtır, 35/45). Bir hadiste de mümin bir kişinin
karşılaştığı her türlü musibet ve üzüntüye karşılık, hatta ayağına bir diken batmasından
dolayı Cenab-ı Hakk’ın o kişinin günahını affedeceği rivayet edilmektedir
(Buhârî, “Merdâ”, 1). Yaptığımız iyilikler bizi Allah’a yaklaştırdığından dolayı küçük
gibi görünse de onun önemli olduğunu düşünmeliyiz. Küçük de olsa işlediğimiz
hayırlı işlerimizin karşılığını göreceğimiz gibi az miktardaki kötü fiillerimizden dolayı
da ceza çekeceğimiz muhakkaktır. Çünkü iyilik yapanın ondan daha hayırlı bir
iyilikle karşılığını göreceği ve kıyametin korkularından emin olacağı gibi, kötülük
işleyenin de yüzüstü cehenneme atılacağı ifade edilmektedir (Neml, 27/89-90). Yine
bir iyiliğin karşılığının on kat fazlasıyla ödeneceği, kötülüğün karşılığının ise sadece
o kötülükle sınırlı kalacağı, Allah’ın kimseye haksızlık yapmayacağı beyan edilmektedir
(En’âm, 6/160).
Yüce Allah bize o kadar merhametlidir ki, iyilik etmeyi düşündüğümüz ancak
bunu gerçekleştirme imkânını bulamadığımız zaman bile tam bir iyilik sevabı verir.
Şayet bu iyiliği gerçekleştirirsek ona on sevaptan yedi yüz katına kadar hatta daha
fazla miktarda mükâfat verir (Müslim, “İmân”, 207).
O halde yapılan iyilikler hiçbir zaman boşa gitmez. Nitekim “İyilik yap denize at
balık bilmezse Hâlık bilir” ifadesi de bir atasözü hâline gelmiştir.

8 Temmuz 2014 Salı

GÖZLERİMİZİ AYDINLATACAK EŞLER VE ÇOCUKLAR!

GÖZLERİMİZİ AYDINLATACAK
EŞLER VE ÇOCUKLAR!



“Onlar, ‘Ey Rabbimiz! Eşlerimizi ve çocuklarımızı bize göz aydınlığı kıl ve
bizi Allah’a karşı gelmekten sakınanlara önder eyle’ diyenlerdir.” (Furkân,
25/74)
Yüce kitabımız Kur’an, peygamberlerimizin (Allah’ın selamı onların üzerine olsun);
“Müslüman” (Bakara, 2/128), “temiz” (Âl-i İmran, 3/38), “namazı dosdoğru kılan”
(İbrahim, 14/40) ve “salih” (Ahkâf, 46/15) bir “nesil/zürriyet” isteklerini ve dualarını bizlere
örnek olmak üzere nakletmektedir.
Elbette biz Rahman’ın kulları da “göz aydınlığımız olacak eşlerimizin ve nesillerimizin”
olmasını arzu ederiz. Bunun gereği olarak da eş ve çocuklarımızın da
kendimiz gibi Rahman’ın yolunda olmasını çok önemseriz. Çünkü “Ey iman edenler!
Kendinizi ve ailenizi, yakıtı insanlar ve taşlar olan ateşten koruyun…” (Tahrim, 6/66) emriyle
bunlardan birinci derecede sorumlu olan bizleriz.
Şüphesiz sadece “kavli dua” etmekle yani dilimizle istemekle bunları elde etmemiz
mümkün değildir. Bunun için karşılıklı sevgi ve saygıya dayalı mutlu bir aile
yuvasının kurulması ve çocuklarımızın eğitim ve terbiyesi konusunda baştan itibaren
uyulması gereken dinî ölçülere yani “fiilî duaya” da titizlikle uymamız gerekir.
Erkek olsun kız olsun bir Müslüman evlenmek istediği zaman, anne babalarının
da öncülüğünde, öncelikle İslam terbiyesini almış, iffetli biriyle evlenmeye çaba
göstermeli, hayat arkadaşını seçerken güzelliğinden, soyundan ve zenginliğinden
daha çok, dindarlığına ve iyi ahlak sahibi olmasına dikkat etmelidir. Peygamberimiz
(s.a.s)’in özellikle kadınlarda aranmasını tavsiye ettiği (Buharî, “Nikâh”, 15; Ebû Dâvûd,
“Nikâh”, 2) bu ölçülerin erkekte de aranmasına bir engel yoktur. Hadiste özellikle
kadının zikredilmesinin “yuva ve çocuklar üzerindeki temel etkisini vurgulamak”
maksadıyla olduğunu düşünmemiz yanlış olmaz.
Evlenmek isteyen kadın ve erkeğin birbirlerini görüp beğenmeleri (Ebu Dâvûd,
“Nikah”, 18; Tirmizî, “Nikah”, 5) ve kendi istek ve hür iradeleriyle evlenmeye karar vermeleri
de dinimizin tavsiye ettiği diğer önemli bir husustur.
Böylece cüzî irademizi İslami ölçülere uygun bir şekilde kullandıktan sonra gerek
mutlu bir yuva kurabilmemiz ve gerekse kurulan yuvayı mutlulukla devam ettirebilmemiz
için dua edip Allah’tan yardım istememiz de mutlaka gereklidir. Çünkü
eşler arasındaki sevgi ve merhameti var eden O’dur (Rum, 30/21).
Dinimize göre dünyaya gelmelerine sebep olduğumuz her çocuk, aile için yeni
bir mutluluk ve sevinç kaynağı olduğu kadar bize yeni sorumluluklar da getirir.
İslamiyet bu hususta birinci derecede babayı sorumlu tutar (Tahrim, 66/6). Anne de
bu sorumluluğa ortaktır.
Çocuklarımızın beslenme, barınma, giyim ve sağlık gibi maddî ve bedensel ihtiyaçlarını
helal yollarla ve gücümüze göre en güzel şekilde karşılamamız başta gelen
görevimizdir.Çocuklarımıza sevgi ve şefkat göstermemiz, tahsil terbiye ve meslekî
eğitimlerini yaptırmamız da onların “Gözlerimizi aydınlatacak bir nesil” olmaları
için çok önemlidir.
Bunları yaparken çocuklarımızın sadece maddi ihtiyaçlarını karşılamakla yetinmeyerek,
ruhi ihtiyaçları olan dinî eğitim ve terbiyelerini de asla ihmal etmeyelim;
küçük yaşlardan itibaren başlatacağımız iman, ibadet, ahlak ve sosyal terbiyeleriyle
birlikte, haram-helal, günah-sevap şuurunu da geliştirelim.
Çocuklarımızın sevgiye, bizlerden göreceği iyi örneklere ve açıklayıcı doğru
bilgilere ihtiyaçları vardır. Özellikle dinî terbiye ve eğitimlerinde 12-15 yaşından
önceki dönemde, ruh/beden gelişimlerini ve henüz dinen yükümlülük çağında olmadıklarını
da göz önünde bulundurarak, eksik ve hatalarını korkutucu, ürkütücü,
emredici ve dinimizden soğutucu şekilde değil, özendirici bir yolla gidermeliyiz.
Çocuklarımızın dinî inanç ve değerleri öğrenmesi, ihtiyaç duyduğu bütün ahlaki
faziletleri, sosyal davranışları kazanması, ruh ve beden bakımından sağlıklı, ayrıca
sanat ve hüner sahibi olabilmesi; yapılması gerekenleri “zamanında ve doğru şekilde”
yapmamıza sıkı sıkıya bağlıdır. Unutmayalım ki “ağaç yaş iken eğilir”.
Bu görevlerimizi yerli yerinde ve zamanında yerine getirdiğimiz takdirde ciğer parelerimiz
olan çocuklarımızın eğitim ve terbiyesini başarıya ulaştırabilir ve arkamızda
bize göz aydınlığı, vatanımıza ve milletimize de yararlı bir nesil bırakabiliriz.

6 Temmuz 2014 Pazar

EŞLER ARASINDA SEVGİ

EŞLER ARASINDA SEVGİ



“Kendileri ile huzur bulasınız diye sizin için türünüzden eşler yaratması
ve aranızda bir sevgi ve merhamet var etmesi de O’nun (varlığının ve
kudretinin) delillerindendir. Şüphesiz bunda düşünen bir toplum için
elbette ibretler vardır.” (Rûm, 30/21)
Toplumu oluşturan temel yapı ailedir. Aile; kişinin huzur bulduğu bir ortam,
neslin devamı için bir vesile, kişiyi çeşitli kötülüklerden koruyan bir araçtır.
Ailenin huzur ve mutluluğu, toplumun huzur ve mutluluğu demektir. Aile mutluluğunun
sağlanması, eşlerin ve diğer aile fertlerinin birbirlerine sevgi, saygı ve
hoşgörü çerçevesinde davranmaları ile mümkündür. Acısıyla, tatlısıyla bir ömür
boyu beraber hayat sürecek eşlerin dostluğa, karşılıklı sevgi ve saygıya herkesten
daha çok ihtiyaçları olduğu açıktır. Nitekim okuduğumuz ayet-i kerimede de belirtilen
“Kendileri ile huzur bulasınız diye sizin için eşler yarattık...” şeklindeki ifade,
eşlerin yaratılış amacını açıklamakta, dolayısıyla insanın eşini kendisiyle huzur ve
mutluluk bulacağı varlık olarak görmesini telkin etmektedir. Şu halde aile hayatında
mutluluğun ön şartı eşlerin böyle bir bakış açısına sahip olmalarıdır.
Yakın zamana kadar birbirlerini tanımayan iki ayrı cinsin çok güçlü bağlarla birbirine
bağlanması, temelinde iffet anlayışı bulunan, karşılıklı güven ve sevgi duygularıyla
geliştirilen bir aile kurumunun bina edilmesi, yüce Allah’ın insanlığa en
büyük lütuflarındandır. Âyette ifade buyurulduğu üzere iyi düşünen kimseler için
bundan çıkarılacak önemli dersler vardır.
Kâinatın temeli sevgi üzerine kuruludur. Sevgi, aile mutluluğunu besleyen ana
kaynaktır. Bu kaynağın tıkanması durumunda aile saadeti de tehlikeye girer. Nite-
kim Rabbimiz de evlilik hayatının gerekli şartlarından olan sevgiyi, kalplerin kaynaşmasına
vesile kılmaktadır. Zira Kur’an’da belirtildiği gibi kalplerin kaynaşması
ancak Allah’ın dilemesiyle olur. Eşlerin davranışları kalplerin kaynaşması için bir
vasıta olmalıdır. Bunu başarabilen eşler, ruh ve beden sağlığı açısından da şanslıdırlar.
Sürekli didişme içinde olan eşler ise bu ön şartı yerine getirmediklerinden
aralarındaki muhabbet azalmaya, kalp birlikteliği kaybolmaya başlar, boşanarak aile
hayatını yıkmasalar dahi psikolojik sıkıntılara maruz kalıp sağlıklarını kaybedebilirler.
Bu nedenle eşler birbirlerine verdikleri değer, sevgi ve saygıyla mutluluk ağacını
dikmeli, çocuklar da bu mutluluğun meyveleri olmalıdır. Mutlu olmayan eşler, mutlu
çocuklar yetiştiremezler.
Aileyi oluşturanlar, iki farklı ailede hayatı yaşamış iki farklı kişilik iken, aile oluşturmanın
gereği olarak bir teknede yoğrulmuşlardır. Eşlerin uyumlu olmaları, her
konuda aynı fikirde olmaları sonucunu doğurmadığı gibi, her konuda aynı fikirde
olmak da uyumlu bir hayatın tek sebebi değildir. Evlilikte de uyum şartı olan “bir
ortak görüş, düşünüş, zevk ve değerlendirme alanı” vardır. Genel kabul gören konular
dışında yoruma, tercihe ait konularda farklı görüşler hayata renk katar, değişiklik
ve zenginlik getirir. Eşler arasında tartışma olabilir. Tartışmanın amacı üstün çıkmak
değil, en doğru ve en makul olanı gerçekleştirmektir. Eşler arasında baskı değil ikna,
çatışma değil uzlaşma, nefret değil sevgi, saldırı değil iletişim olmalıdır.
Evlilik sevgiye açılan en geniş ve en ağır kapıdır. Sevgi, birbirini seven insanların
eksik ve kusurlarını hissetmemesidir. Bu itibarla eşler birbirine hem dost, hem arkadaş,
hem de sırdaş olmalıdır. Seven insanlar birbirlerine seni seviyorum demekten
çekinmemeli, sevgide cömert, nefrette cimri olmalıdır. Sevgi ve saygı ile kurulan bu
kutsal ocağın tütmesi için her türlü fedakârlıktan kaçınmamalı, birbirlerinin eksik
ve kusurlarını değil iyi ve güzel yanlarını ön plana çıkarmalı, hayatı hürmet ve şefkat
ekseninde paylaşmalıdır.
Unutmayalım ki, sevgi ve anlayış eksikliğinden geçimsizlik, geçimsizlikten ise
kötü muamele ve şiddet doğabilmektedir. Özellikle evliliklerini sağlam temeller
üzerine kuramamış veya evliliğin devamlılığı için ön şartları yerine getirememiş eşler
arasındaki geçimsizlik, boşanmalara yol açmakta, çocuklar üzerinde de onarılmaz
vasıfta menfi tesirler meydana getirmektedir.

5 Temmuz 2014 Cumartesi

AŞIRI HARCAYANLAR ŞEYTANA KARDEŞ OLURLAR

AŞIRI HARCAYANLAR
ŞEYTANA KARDEŞ OLURLAR



“Çünkü saçıp savuranlar şeytanların kardeşleridir. Şeytan ise Rabbine karşı
çok nankörlük etmiştir.” (İsrâ, 17/27)
İnsanoğlunun ihtiyaçları hiçbir zaman bitmez. İnsan bu ihtiyaçlarını karşılamak
için her türlü yola başvurur. Elde ettiği serveti acımaksızın harcar. Harcamalarının
doğru olup olmadığına da bakmaz. İnsanın bu zaafından dolayı, Rabbimiz, saçıp
savurmayı yasaklamış, saçıp savuranları kınamış ve bu kimseleri şeytanın dostları
olarak nitelemiştir. Kur’an-ı Kerim’de infak teşvik edilmekle birlikte, kişiyi muhtaç
bırakacak ya da bakmakla yükümlü olduğu insanları mağdur edecek oranda
harcama yapması da uygun görülmemiştir. Her imkâna sahip olduğu halde kişinin
“Benim malım değil mi? Ben kazanmadım mı? İstediğim yere harcayabilirim” şeklindeki
yaklaşımı da doğru değildir. Bu tür harcama da israf olarak adlandırılmaktadır.
Çünkü israf, saçıp savurmak, doğru olmayan yerlere harcama yapmak demektir.
Saçıp savuranların şeytanın kardeşi dostu olmalarının nedeni, boş yere ve meşru
olmayan şekilde başka bir ifadeyle günah yolda harcama yapmalarıdır. Çünkü şeytan
Rabbine karşı nankörlükte bulunmuş, nimetin hakkını vermemiştir. Bir bakıma
saçıp savuranlar da nimetin hakkını ödemezler. Hak sahiplerine vermeleri gereken
şeyleri esirgerler. Hâlbuki nimetin saçıp savrulmadan hak sahiplerine ulaştırılması
gerekir. Hz. Ali, kişinin kendisine ve aile halkına israf etmeden, savurganlık yapmadan
harcama yapmasını hayırlı iş olarak; gösteriş olsun diye yaptığı harcamasını ise
şeytanın bir payı olarak görmüştür.
Allah’a isyan yolunda bulunan kişilerin şeytanlarla beraber olmaları başka bir
ayet-i kerimede de şöyle yer almaktadır:
“Kim, Rahman’ın zikrini görmezlikten gelirse biz onun başına bir şeytan sararız. Artık
onun ayrılmaz dostudur.” (Zuhruf, 43/36)
İnfakın ölçülü olmasına o kadar önem verilmiştir ki, kişinin kendi malından
meşru olarak vasiyette bulunması bile belirli bir oranla (üçte bir oranıyla) sınırlandırılmıştır.
Bunun üzerindeki vasiyeti geçerli sayılmamıştır. Zaten Kur’an-ı Kerim,
Rahman’ın mümin kullarının özelliklerinden bahsederken harcamalarında mutedil
yani orta yollu olduklarını şöyle belirtmiştir:
“Onlar, harcadıklarında ne israf ne de cimrilik edenlerdir. Onların harcamaları, bu ikisi
arasında dengeli bir harcamadır.” (Furkân, 25/67)
Peygamberimiz (s.a.s)’in, iktisat edenin fakir düşmeyeceği, nafakada iktisatlı
olmanın geçimin yarısı olduğu, şeklindeki tavsiyeleri (Kenzü’l-Ummal fî Süneni’l-Akvâl
ve’l-Ef’al, Müessesetü’r-Risale, 1985 Beyrut) harcamada orta yollu davranmanın önemini
vurgulamaktadır. Allah mülkü dilediğine verir dilediğinden alır. Bugün sahip olduğumuz
mal varlığını aşırı savurganlık yaparak harcarsak yarın kaybederek muhtaç
hâle düşebiliriz. Peygamberimiz zamanında beş yüz hurma ağacı olan bir sahabi
ağaçların meyvesini toplamış, hepsini dağıtmış, evine hiçbir şey götürmemişti. Bunun
üzerine Cenab-ı Hak şöyle buyurdu:
“Eli sıkı olma, büsbütün eli açık da olma sonra kınanır ve çaresiz kalırsın.” (İsrâ, 17/29)
İmkânlarımız ne kadar çok olursa olsun fert hayatında ve toplum hayatında aşırı
harcama yapmamız yasaklanmıştır. İktisatlı yaşamak ise teşvik edilmiştir. Başka bir
ifade ile imkânlarımızı faydasız yerlere sarf etmemiz, savurganlık olması nedeniyle
yasaklanmıştır.
İnsanlık aşırı ve gereksiz harcamalarından dolayı birçok maddi sıkıntıya düşmektedir.
Mesela aile geçimsizlikleri ve boşanmaların bir kısmına aşırı harcamaların
sebep olduğu bilinmektedir. Yine devletlerin aşırı harcamalarının ve dolayısıyla gereksiz
yere borçlanmalarının ekonomik krize yol açtığı görülmektedir. Ayrıca aşırı
harcamaların hayat pahalılığı, çevre kirliliği ve doğal kaynakların yok olmasına sebep
olduğu da bir gerçektir.
O halde; başkalarına baş eğmeden izzetle yaşayabilmek için iktisada riayet etmeli
ve şeytanî bir fiil olan savurganlıktan sakınmalıyız....

2 Temmuz 2014 Çarşamba

SABIR VE NAMAZLA RABBİMİZDEN YARDIM DİLEYELİM

SABIR VE NAMAZLA RABBİMİZDEN
YARDIM DİLEYELİM


“Sabrederek ve namaz kılarak (Allah’tan) yardım dileyin. Şüphesiz namaz,
Allah’a derinden saygı duyanlardan başkasına ağır gelir.” (Bakara, 2/45)

Dua, dinin ve kulluğun özüdür. Allah ile birlikte olmak, bütün gönlümüzle O’na
yönelmek O’na yakarmaktır. Rabbimiz yukarıdaki ayette duanın başka bir yönüne,
kendisinden yardım istemenin nasıl olması gerektiğine işaret etmektedir. Kur’an’ın
ifadesine göre Rabbimiz bize çok yakındır. Dua edenin duasına karşılık verir. Ancak
bizim de yapmamız gereken bir şeyler bulunmaktadır: O da yardım istemek için
hazırlık yapmak, yani yardım istemenin gereklerine uymaktır. Yukarıdaki ayete göre
Rabbimizden yardım istemenin yollarından biri de sabretmektir. Sabır bize verilen
her şeye karşı dayanıklı olmaktır. En geniş tarifiyle sabır, musibete, günah işlememeye
ve ibadetleri yapmaya dayanıklı olabilmektir. Öyleyse, dua edecek mümin,
bütün bunlarda ısrarcı olmalı, hiçbir engele takılmadan Rabbine kulluğa devam etmelidir.
Yardım isteyen müminin dua etmeden önce atacağı ikinci adım, kendini
günahlardan alıkoyan namazı kılmasıdır. Namaz biz müminlerin Rabbimizle baş
başa olduğumuz en önemli anlardan biridir.
Ayette ifade edilen sabır ahlaki bir kavram olarak, acıya katlan ma, sıkıntıya
göğüs germe; Allah’a tevekkül ederek O’ndan gelen sıkıntılara kat lanma; insanın
kendisini, aklın ve dinin yapılmasını gerekli gördüğü işleri yapma ya veya yapılmasını
yasakladığı, uygun bulmadığı davranışlardan uzak durmaya zorlaması; kişinin
hayırlı amacına ulaşma yönündeki direnci olarak tarif edilmiştir. Bu ise gerçekten
kimsenin kolaylıkla başaramayacağı, nefse ağır gelen zor işlerden biridir.
Rabbimize yönelen kullar olarak her an O’ndan yardım istemekteyiz. Her gün
Fatiha’da “Yalnız sana kulluk eder ve yalnız senden yardım dileriz!” diyerek her an O’na
sığınmaktayız. İşte O’na sığınmanın O’ndan yardım dilemenin yollarından ilki, her
şeye karşı dayanıklı olmaktır. Bunun birinci aşaması haramlardan el çekmekle başlar.
Bir mümin olarak Rabbimizi hoşnut etmek istiyorsak önce O’nun yasaklarına
karşı dayanıklı olmalıyız. Yasaklara karşı dayanıklı olduğumuzda, sınavın birinci
engelini başarmış ve O’na karşı kullukta bir adım öne geçmiş oluruz. Öyleyse
Rabbimizden yardım istemenin ilk aşaması günahlardan kaçma konusunda sabırlı
olabilmektir. Efendimiz (s.a.s)’in bir hadisinde, yediği haram, içtiği haram ve giydiği
haram olan birinin yalvarmasına, Allah’ın karşılık vermeyeceğine işaret etmesi
bu durumun önemini gözler önüne sermektedir (Müslim, “Zekat”, 65). Sabrın ikinci
boyutu ise ibadetleri yapma konusunda dayanıklı olmaktır. Rabbimiz bize yardım
etme sözü vermiştir. Ancak o da bizden bir adım atarak dinine yardım etmemizi,
yani ibadetleri az da olsa sürekli olarak yerine getirmemizi istemiştir. Kısacası O
bizden, ölüm bize gelene dek kulluk istemiştir. Sabrın üçüncü boyutu ise başa gelen
sıkıntılar karşısında güçlü kalabilmek, yılmamak ve bir imtihandan geçtiğimizin
bilinci ile hayatımızı değerlendirebilmektir.
Ayette de belirtildiği gibi, Rabbimizden yardım istemenin ikinci ön şartı O’nun
önünde eğilmektir. Dua, zaten bütün gönlü O’na vermektir. Ama duanın bir ileri
boyutu olan namaz, O’nun önünde divan durmak ve O’nunla baş başa kalabilmektir.
Rabden yardım istemenin ikinci ön koşulu olan namaz insanı kötülükten alıkoyar.
İnsanın dayanıklılığını artırır. Bu en büyük zikirdir. Zaten namazın bir sonraki
evresi, Rabbin önünde secdeye kapanmaktır. Rabbine kullukta bu kadar ileri giden
bir gönlü Rab nasıl reddeder. O artık onu reddetmekten hayâ eder. İşte biz de Rabbimizden
bu şekilde yardım dilemeliyiz.
Dua, bir iç döküştür. Rabbe sığınmaktır. O’na sığınan bir kulun Rabbinin hoşnut
olmadığı bir hâl üzere olması nasıl düşünülebilir ki! Öyleyse haramlardan uzak durarak,
ibadetlere sabır göstererek ve başımıza gelen musibetlere dayanıklı olarak ve
de namaz kılarak Rabbimizden yardım dilemeliyiz. Ama bu şekilde, yardım istemek
çok zordur, pek çok kimseye bu ağır gelir. Ancak bu şekilde yardım istemek, sadece
Rabbine gönülden bağlananlar için kolaydır. Öyleyse önce Rabbimizin yüceliğini ve
O’na gönülden bağlanmayı içimize sindirmemiz gerekiyor. Rabbimizin bize bizden
daha yakın bir hükümran olduğunu bilerek bütün gönlümüzle O’na yönelmeli ve
“duanız olmasa ne işe yarardınız” çağrısına cevap verecek ön hazırlığı yapmalıyız.

1 Temmuz 2014 Salı

Orucla ilgili Ayeti Kerimeler

Oruç İle İlgili Ayet-i Kerimeler



Ramazan ayı, insanlara yol gösterici, doğrunun ve doğruyu eğriden ayırmanın açık delilleri olarak Kur'an'ın indirildiği aydır. Öyle ise sizden ramazan ayını idrak edenler onda oruç tutsun. Kim o anda hasta veya yolcu olursa (tutamadığı günler sayısınca) başka günlerde kaza etsin. Allah sizin için kolaylık ister, zorluk istemez. Bütün bunlar, sayıyı tamamlamanız ve size doğru yolu göstermesine karşılık, Allah'ı tazim etmeniz, şükretmeniz içindir. (Bakara Suresi 185) 


Ey iman edenler! Allah’a karşı gelmekten sakınmanız için Oruç,sizden öncekilere farz kılındığı gibi,size de farz kılındı. (Bakara Suresi 183) 

Oruç, sayılı günlerdedir. Sizden kim hasta, ya da yolculukta olursa, tutamadığı günler sayısınca başka günlerde tutar. Oruca gücü yetmeyenler ise bir yoksul doyumu fidye verir. Bununla birlikte, gönülden kim bir iyilik yaparsa (mesela fidyeyi fazla verirse) o kendisi için daha hayırlıdır. Eğer bilirseniz oruç tutmanız sizin için daha hayırlıdır. (Bakara Suresi 184)



Bunlar, tövbe edenler, ibâdet edenler, hamdedenler, oruç tutanlar , rükû’ ve secde edenler, iyiliği emredip kötülükten alıkoyanlar ve Allah’ın koyduğu sınırları hakkıyla koruyanlardır. Mü’minleri müjdele. (Tevbe Suresi 112)

Oruç gecesinde kadınlarınıza yaklaşmak size helâl kılındı. Onlar, size örtüdürler, siz de onlara örtüsünüz. Allah, (Ramazan gecelerinde hanımlarınıza yaklaşarak) kendinize zulmetmekte olduğunuzu bildi de tövbenizi kabul edip sizi affetti. Artık eşlerinize yaklaşın ve Allah’ın sizin için yazıp takdir etmiş olduğu şeyi arayın. Şafağın aydınlığı gecenin karanlığından ayırt edilinceye (tan yeri ağarıncaya) kadar yiyin, için. Sonra da akşama kadar orucu tam tutun. Bununla birlikte siz mescitlerde itikâfta iken eşlerinize yaklaşmayın. Bunlar, Allah’ın koyduğu sınırlardır. Bu sınırlara yaklaşmayın. Allah, kendine karşı gelmekten sakınsınlar diye, âyetlerini insanlara böylece açıklar. (Bakara Suresi 187)


Hadis-i Şerifler
 

- İslam beş esas üzerine bina edilmiştir: Allah"tan başka ilah olmadığına ve Muhammed"in O"nun kulu ve elçisi olduguna şehadet etmek, namaz kılmak, oruç tutmak, Kabe"ye haccetmek, Ramazan orucu tutmak. (Tirmizi, İman 3, (2612)) 


- Ramazan ayı girdiği zaman cennetin kapıları açılır, cehennemin kapıları kapanır ve şeytanlar da zincire vurulur
(Müslim, Sıyam 2, (1079)) 

“Oruçlu bir kimse yalanı ve yalanla iş yapmayı terk etmezse onun yemesini içmesini terk etmesine ALLAH’ın hiçbir ihtiyacı yoktur.”  [Buhari, Savm, 8.] 

Ramazanda Allah'ı zikreden mağfiret olunur. Ve o ayda Allah'dan dilekte bulunan kimse de mahrum edilmez. (Ravi: Hz. Câbir (r.a.))

Beş şey oruç ve abdestte hayır bırakmaz: Yalan, gıybet, söz taşıma, şehvet nazarı ile harama bakmak, yalan yere yemin etmek. (Ravi: Hz. Enes (r.a.)) 


- Kim Allah Teala yolunda bir gün oruç tutsa, Allah onunla ateş arasına, genişliği sema ile arz arasını tutan bir hendek kılar
(Tirmizi, Cihad 3, (1624)) 


Ramazan ayında, hasta veya ruhsat sahibi olmaksızın kim bir günlük orucunu yerse, bütün zaman boyu oruç tutsa bu orucu kaza edemez
(Buhari, Savm 29)


Kadir gecesini, kim sevabına inanıp onu kazanmak ümidiyle ihya ederse, geçmiş günahları affedilir
(Müslim, Müsafirin 174, (769); Ebu Davud, Salat 318, (1371); Tirmizi, Savm 83) 

Zekat, müslümanlığın köprüsüdür. (Ebud Derda (r.a.))

Resulullah (sav)'a :" Kadir gecesi (Ramazan'ın neresinde?) diye sorulmuştu. O da, Ramazanın tamamında." diye cevap verdi. [Ebu Davud] 

"Şurası muhakkak ki, Oruçlunun iftarını açtığı zaman reddedilmeyen makbul bir duası vardır" (Beyhaki) 

"Kim yalanı ve onunla ameli terketmezse (bilsin ki) onun yiyip içmesini bırakmasına Allah'ın ihtiyacı yoktur." [Ebu Hüreyre] 


- Ramazan girip çıktığı halde günahları affedilmemiş olan insanın burnu sürtülsün Anne ve babasına veya bunlardan birine yetişip de onlar sayesinde cennete girmeyen kimsenin de burnu sürtülsün Ben yanında zikredildigim zaman bana salat okumayan kimsesinin de burnu sürtülsün!
(Tirmizi, Daavat 110, (3539)) 

- Kim oruçlu olduğu halde unutur ve yerse veya içerse orucunu tamamlasın Çünkü ona Allah yedirip içirmiştir
(Müslim, Sıyam 171,)

"Ramazan ve Kurban bayramının gecelerini ihya eden kimsenin kalbi, kalblerin öldüğü gün ölmez" [İbni Mace, Taberani] 

Kim Allah rızası için bir gün oruç tutarsa, Allah onu yetmiş sene Cehennem ateşinden uzaklaştırır. [Camiüs Sağir] 

- Kim bir oruçluya iftar ettirirse, kendisine onun sevabı kadar sevap yazılır Üstelik bu sebeple oruçlunun sevabından hiçbir eksilme olmaz
(Tirmizi, Savm 82, (807); 

Ramazanda Allah'i zikreden magfiret olunur. Ve o ayda Allah'dan dilekte bulunan kimse de mahrum edilmez. [Hz. Cābir (r.a)]

Kadir gecesini, kim sevabına inanıp onu kazanmak ümidiyle ihya ederse, geçmiş günahları affedilir.. (Müslim, Müsafirin) 

Allah'ım sen affedicisin, affı seversin, beni affeyle. (Allahümme inneke afüvvün kerîmün tuhibbül afve fa'fü anni. ) [Kadir Gecesi Duası] 

"Oruçlu için iki sevinç vardır: Biri,orucu açtığı zamanki sevincidir; diğeri de Rabbine kavuştuğu zamanki sevincidir."(Ebû Hüreyre) 

"Ramazan" demeyin. Zira Ramazan Aziz ve Celil olan Allah'in isimlerinden bir isimdir. Lakin “Ramazan ayı” deyin. [Hz. Ebū Hureyre (r.a.)] 

Ramazan'da orucunu tutup da Şevval'den de altı gün tutan kimse bütün sene oruç tutmuş gibidir. (Tirmizi) 

"Ramazan orucu farz, teravih namazı ise sünnettir. Bu ayda oruç tutup, gecelerini de ibadetle geçirenin günahları affolur." [Nesai] 

"Oruçlunun ağzından çıkan koku, Allah indinde misk kokusundan daha hoştur." [Kütüb-i Sitte] 

"Oruçlu iken çirkin konuşmayın! Birisi size sataşırsa, “Ben oruçluyum” deyin.[Buhari] 

"Oruçlunun susması tesbih, uykusu ibadet, duası makbul, ameli de çok sevaptır." [Deylemi] 

Kadir gecesini, Ramazan'ın son onunda arayın. (Buhârî) 

'Oruç sabrın yarısıdır' (Buhari) 

Oruç, kişi onu günahlarla delmedikçe, bir kalkandır.[Camiu’s-Sağir] 

Sahur berekettir. Öyle ise, bir yudum su içmekle de olsa, onu bırakmayın. Zira Allah ve melekleri sahur yiyene selat ederler. [Ebû Said (r.a.)]

Oruçlarda riya yoktur. Aziz ve Celil olan Allah buyurdu ki: "O Benim içindir. Onun mükafatını bizzat Beni veririm. (Çünkü) Oruçlu yemesini, içmesini Benim için bırakır."  [Ebu Hureyre (r.a.)]

"Oruçlarla Kur'anı Kerim, kıyamet gününde kula şefaatçı olurlar. Oruç der ki: "Ey Rabbim! Ben onu gündüz yemekten ve şehvetlerden men ettim. Sen onun hakkında benim şefaatimi kabul et." Kur'anda şöyle der: "Ey Rabbim! Ben onu geceleyin uykudan men ettim. Öyle ise Sen de, benim, onun hakkındaki şefaatimi kabul et. "Ve de şefaatleri kabul olunur. [İbni Amr (r.anhüma)]


30 Haziran 2014 Pazartesi

“Bu ayda dört şeyi çok yapınız!”

 “Bu ayda dört şeyi çok yapınız!”






Peygamber efendimiz devamla şöyle buyurdu:
“Bu ayda dört şeyi çok yapınız! Bunun ikisini Allahü teâlâ çok sever. Bunlar, Kelîme-i şehâdet söylemek ve istiğfâr etmektir. İkisini de, zaten her zaman yapmanız lâzımdır. Bunlar da Allahü teâlâdan Cenneti istemek ve Cehennem ateşinden O'na sığınmaktır. Bu ayda, bir oruçluya su veren bir kimse, kıyâmet günü susuz kalmıyacaktır.”
(Sahîh-i Buhârî)deki bir hadîs-i şerîfte de Peygamber efendimiz şöyle buyurdu:
“Bir kimse, Ramazan ayında oruç tutmayı farz bilir, vazîfe bilir ve orucun sevabını, Allahü teâlâdan beklerse, geçmiş günahları affolur.”
Bu hadîs-i şerîften anlaşılıyor ki, orucun Allahın emri olduğuna inanmak ve sevap beklemek lâzımdır. Günün uzun olmasından ve oruç tutmanın güç olmasından şikâyet etmemek şarttır. Günün uzun olmasını, oruç tutmayanlar arasında güçlükle oruç tutmayı, fırsat ve ganîmet bilmelidir.
Câbir bin Abdullah hazretlerinin haber verdikleri bir hadîs-i şerîfte, Peygamber efendimiz şöyle buyurdu:
“Allahü teâlâ benim ümmetime, Ramazan-ı şerîfte beş şey ihsân eder ki, bunları hiçbir peygambere vermemiştir:
1- Ramazanın birinci gecesi, Allahü teâlâ mü'minlere rahmet eder. Rahmet ile baktığı kuluna hiç azap etmez.
2- İftâr zamanında, oruçlunun ağız kokusu, Allahü teâlâya, her kokudan daha güzel gelir.
3- Melekler, Ramazanın her gece ve gündüzünde, oruç tutanların affolması için duâ eder.
4- Allahü teâlâ, oruç tutanlara, âhırette vermek için, Ramazan-ı şerîfte Cennette yer ta'yîn eder.

5- Ramazan-ı şerîfin son günü, oruç tutan mü'minlerin hepsini affeder. Yâni Ramazan ayının tamamını oruçlu geçirenleri affeder.”

4 Haziran 2014 Çarşamba

PEYGAMBERİMİZİN GÜZEL AHLAKI

PEYGAMBERİMİZİN GÜZEL AHLAKI


“Sen elbette yüce bir ahlâk üzeresin.” (Kalem, 68/4)

Okuduğumuz ayet-i kerimede Peygamberimizin yüce bir ahlaka sahip olduğu
açıkça belirtilmektedir. Ayet-i kerimedeki “üstün ahlaktan” kasıt ise Hz. Peygamber’in
sahip olduğu Kur’an ahlakıdır. Nitekim Hz. Aişe’ye, Peygamberimizin ahlakının nasıl
olduğu sorulduğunda O, “Siz hiç Kur’an okumaz mısınız? ‘Resûlullah’ın ahlakı
Kur’an’dır’ demiş ve yukarıda meali verilen ayeti okumuştur (Müslim, “Müsâfirîn” ,
139).
Peygamberimiz (s.a.s), her konuda biz Müslümanlar için en güzel örnektir. Nitekim
Allah Teâlâ şöyle buyurmuştur:
“Allah’a ve ahiret gününe kavuşmayı uman kimseler için Allah’ın resûlünde sizin için
en güzel örnekler vardır.” (Ahzâb, 33/21)
Peygamberimizin attığı her adım, söylediği her söz, yaptığı her iş, geliştirdiği her
ilişki bizim için örnektir. Çünkü Allah’ın örnek olarak takdim ettiği bir insan tabii
ki bizler için rehber ve örnek olacaktır.
Peygamberlerin tebliğ ettiği hak dinler, Peygamberimiz (s.a.s) ile kemale erdiği
gibi güzel ahlak da onunla kemale ermiş ve zirveye ulaşmıştır Kendileri ümmetine
örnek olmak için Allah Teâlâ’dan güzel ahlak istemiş, kötü ahlak ve vereceği zararlardan
da Allah Teâlâ’ya sığınmıştır:
“…Allah’ım! Beni amellerin en iyisine ve ahlakın en iyisine ilet. Amel ve ahlakın en
iyisine ancak sen hidâyet edebilirsin. Amellerin kötüsünden ve ahlakın kötüsünden beni
koru. Amel ve ahlakın kötüsünden ancak sen koruyabilirsin.” (Nesâî, “İftitah”, 16)
“Allah’ım! Ayrılıktan, münafıklıktan ve ahlakın kötüsünden sana sığınırım.” (Nesâî, “İstiaze”,
21; Tirmizî, “De’avât”, 126)
Şimdi bazı ahlaki sıfatlardan hareketle Peygamberimizi tanımaya çalışalım:
1- Doğruluğu: 35 yaşında iken yaşadığı toplum tarafından Muhammedü’l-
Emin (En güvenilen) diye isimlendirilmiştir. Müşrikler ona şair, kâhin, cin çarpmış
gibi yakıştırmalarda bulunuyorlar ancak hiçbir zaman yalancı diyemiyorlardı. Hatta
Ebu Cehil, “Biz seni yalanlamıyoruz, getirdiğini yalanlıyoruz” diyordu. Bunun
üzerine En’âm suresi 33. ayet-i kerime inmiştir: “Onların söylediklerinin hakikaten
seni üzmekte olduğunu biliyoruz. Aslında onlar, seni yalanlamıyorlar fakat o zalimler
açıkça Allah’ın ayetlerini inkâr ediyorlar” (Tirmizî, “Tefsîr”, 7/1). Abdullah bin Amr
anlatıyor: Peygamber evimizde bulunduğu sırada annem çocuğa gel sana bir şey
vereceğim, dedi ve hurma verdi. Peygamberimiz; “Eğer çocuğu kandırmış olsaydınız
size bir yalan günahı yazılırdı.” buyurdu (Ebu Davud, “Edep”, 88; Ahmed b. Hanbel,
Müsned, II, 452).
2-Merhameti: Onun için Kur’an-ı Kerim’de şöyle buyurulur: “Biz seni âlemlere
rahmet olarak gönderdik.” (Enbiya, 21/107) Kendisi de şöyle buyurmuştur: “Merhamet
edene Allah da merhamet eder. Siz yerdekilere merhamet edin ki göktekiler de size
merhamet etsin.” (Tirmizî, “Birr”, 16 ) “Merhamet etmeyene Allah da merhamet etmez.”
(Ebu Davud, “Edeb”, 16)
3-Cömertliği: Peygamberimiz; “Ben ancak dağıtıcıyım, veren Allah’tır” derdi.
Câbir (r.a.) onu anlatırken şöyle söylemiştir: “Peygamberimiz kendisinden bir şey
isteyene asla yok dememiştir.” Hz. Aişe ise; “Peygamberimiz üç gün peş peşe karnını hiç
doyurmamıştır. İsteseydi doyururdu. Fakat yoksulları doyurup kendisi aç kalmayı tercih
ederdi.” demiştir (Tirmizî, “Zühd”, 38).
4- Tevazuu: Peygamberimiz bir mecliste boş bulduğu yere oturur, ev işlerine
yardım eder, elbisesini yamar, pazardan ev ihtiyaçlarını kendisi görürdü (Elmalılı,
Hak Dini Kur’an Dili, c.II, s.1256). Tevazu konusunda şöyle buyurmuştur:
“Kim müslüman kardeşine alçak gönüllü davranırsa Allah onu yükseltir. Kibirleneni,
üstünlük taslayanı ise Allah alçaltır.” (Taberânî, Evsat, 7707, 8, 247; et-Terğib, III/561)
Peygamberimiz zengin-fakir ayırımı yapmadan davete gider, fakirlerin evine gidip
hâl hatır sorar, hastaları ziyaret ederdi. Hastalara şifa bulmaları için dua eder,
“inşallah iyileşeceksiniz” diye teselli ederdi (Buharî, “Merda”, 10 ). Bir defasında
Yahudi bir ailenin hasta çocuğunu ziyaret etmiş, onu İslam’a davet etmiş, o da babasının
yüzüne bakmış, babası da “Oğlum! Peygamber ne diyorsa sen onu yap” demiş
ve çocuk müslüman olmuştu (Buharî, “Merda”, 11 ).
5- Aşırı övgüden hoşlanmazdı: Peygamberimiz ashabına; “Beni Hıristiyanların
İsa (a.s)’yı övmeleri gibi övmeyin. Ben Allah’ın kuluyum. Bana Allah’ın kulu ve elçisi
deyin” derdi (Buharî, “Enbiya” , 48).
6- Hoşgörüsü ve Bağışlayıcılığı: Sevgili Peygamberimiz güler yüzlü ve yu
muşak huylu idi. Allah Teâlâ, onu Kur’an-ı Kerim’de şöyle vasfetmiştir:
“Sen onlara sırf Allah’ın lütfettiği merhamet sayesinde yumuşak davrandın. Eğer kaba,
katı kalpli olsaydın, hiç şüphesiz etrafından dağılır giderlerdi. Onları affet, onların bağışlanmasını
dile.” (Âl-i İmran, 3/159)
Dokuz yıl Peygamberimizin yanında bulunan ve yetişen Enes bin Malik, “Bana
bir kez olsun ‘öf’ demedi” demiştir. Kimsenin kusurunu yüzüne vurmaz, “Bazıları
şöyle yapıyor” şeklinde topluma konuşurdu. Kendisine yapılan ikramları küçümsemez
ve ikram sahiplerini hayırla anardı (Ahmed b. Hanbel, Müsned, III, 100).

20 Mart 2014 Perşembe

ÖNCELİKLE KENDİMİZİ DÜZELTELİM

ÖNCELİKLE KENDİMİZİ DÜZELTELİM



“Ey iman edenler! Siz kendinizi düzeltin. Siz doğru yolda olursanız yoldan sapan kimse size zarar veremez. Hepinizin dönüşü Allah’adır. O zaman Allah, size yaptıklarınızı haber verecektir.” (Maide, 5/105)
Allah Teâlâ, peygamber ve kitap gönderdikten sonra tercihini ısrarla inkâr yönünde
kullananları zorla doğru yola iletmez. Bu kişileri kendi irade ve tercihleriyle
baş başa bırakır. Gerçeği araştırıp tercihini o yönde kullanmaya çalışanlara da
yardım ederek onları doğru yola iletir. Bu bakımdan biz, tebliğ kurallarına uygun
olarak dinimizi anlatmakla yükümlüyüz.
Dinimizde, “nemelazımcılık” ve “yalnız kendini düşünme” anlayışları asla onaylanmaz.
Kendisi için arzu ettiği şeyi din kardeşi için de arzu etmek, hatta din kardeşinin
iyiliğini kendi nefsine tercih etmek, kamil mümin olmanın bir şartıdır. “Ben
kendimden sorumluyum, başkaları beni ilgilendirmez” diyemeyiz. Zira biz, hepimiz,
bir gemide yolculuk yapmaktayız. Gemi; makine dairesi, diğer bölümleri, alt
ve üst katlarıyla bir bütündür. Geminin herhangi bir yerinde meydana gelen arıza,
onun içinde yolculuk yapan herkesi etkiler. Geminin salimen sahile ulaşması, yapısının
her yönden sağlam olmasına bağlıdır. O halde, toplum olarak hepimiz birbirimizden
sorumluyuz.
Toplumları meydana getiren fertlerdir. Sağlıklı bir toplum yapısı da sorumluluk
bilinci taşıyan bireylerin toplumda etkili olmasıyla mümkün olur. Kişinin başkalarına
yardımcı olabilmesi, topluma olumlu katkılarda bulunabilmesi her şeyden önce
kendi sorumluluklarına dikkat etmesine bağlıdır. Bu konuda üzerine düşeni yapan
ve kendisini sürekli kontrol eden bir kimse de yanlış yollara düşmüş insanlardan
zarar gelebileceği kuruntusuna kapılarak aydınlık yola çağrıda bulunma görevini
ihmal etmemelidir.
Toplumdaki fitne, kargaşa, düzensizlik ve kötülükler el birliği ile engellenmelidir.
Aksi takdirde, bunun zararı sınırlı kalmaz, hak edenlerin yanında suçsuzlara da
dokunur. Fitnenin ortadan kalkması için ellerinden geleni yapmayanlar, haksızlığa
karşı mücadele etmeyenler, kusurlu ve sorumludurlar. Peygamber Efendimiz, fitne
konusunda ümmetini uyarmış, “Toplumda fenalık çoğalırsa içlerinde iyiler bulunsa bile
helâkten kurtulamazlar.” (Buhârî, “Fiten”, 4, 28) buyurmuştur.
Bu âyetin, müminlerin, iman çağrısına olumlu karşılık vermemekte direnen ve
kötülükler içinde yüzmeye devam eden inkârcıların durumuna üzülmeleri üzerine
nâzil olduğu rivayet edilmiştir. Zamanla bazı Müslümanların bu âyeti, nemelâzımcı
bir anlayışa kapı aralayacak şekilde yorumlamaya başladıklarını görünce Hz.
Ebûbekir onları uyarıp özetle şunları söylemiştir:
Siz bu âyeti gayesinin dışına taşırıyor ve yanlış yorumluyorsunuz. Ben
Resûlullah’ın “İnsanlar bir kötülüğü görüp de onu engellemezlerse, Allah’ın onlara genel
bir azap göndermesi yakındır” buyurduğunu duydum (Tirmizî, “Tefsîr”, 6; Ebû Dâvûd,
“Melâhim”, 17).
Şüphesiz dönüşümüz Allah’adır. O, yaptıklarımızdan dolayı bizi hesaba çekecektir.
Herkes kendi yaptıklarının karşılığını görecektir. Ayrıca, iman çağrısına olumlu
cevap verenler, bu çağrıya kulak vermeyen yakınlarından dolayı da kınanamazlar.
Bu durum onlar için bir eksiklik de değildir. Zira Hz. Nuh ve Hz. Lût’un hanımları,
peygamber kocalarına iman etmedikleri halde Firavun’un hanımı iman etmiştir.
Rabbimiz Kur’an-ı Kerim’de, Hz. Lût’un ve Hz. Nuh’un inkârcı hanımlarını bizlere
ibret olarak anlatmaktadır. Ayette ayrıca Firavun’un iman eden hanımı da samimiyeti,
Allah korkusu ve içten duasıyla çok güzel bir örnek olarak haber verilmektedir:
“Allah, inkâr edenlere, Nûh’un karısı ile Lût’un karısını örnek gösterdi. Bu ikisi, kullarımızdan
iki salih kişinin nikahları altında bulunuyorlardı. Derken onlara hainlik ettiler
de kocaları, Allah’ın azabından hiçbir şeyi onlardan savamadı. Onlara, ‘Haydi, ateşe girenlerle
beraber siz de girin!’ denildi. Allah, iman edenlere ise, Firavun’un karısını örnek
gösterdi. Hani o, ‘Rabbim! Bana katında, cennette bir ev yap. Beni Firavun’dan ve onun
yaptığı işlerden koru ve beni zalimler topluluğundan kurtar!’ demişti.” (Tahrim, 66/10-11)

10 Mart 2014 Pazartesi

RABBİMİZİ TANIYALIM

RABBİMİZİ TANIYALIM




“Hamd, âlemlerin Rabbi, Rahmân, Rahîm, hesap ve ceza gününün (ahiret
gününün) maliki Allah’a mahsustur. (Allah’ım!)Yalnız sana ibadet ederiz ve
yalnız senden yardım dileriz.” (Fâtiha, 1/2-5)
Kâinatta, insanoğlunun sahip olduğu pek çok güzel ve aşkın duygunun kaynağı
Allah’tır. İnsana bilmediklerini ve yücelmenin yollarını öğreten Rabbimiz aynı
zamanda bu üstün ve aşkın vasıfların da olması gereken en üst noktasına sahiptir.
Mesela, O cömertliğin kaynağıdır ve kullarına karşı son derece cömerttir. Yine O
adaletin kaynağıdır ve kullarına karşı son derece âdildir. Nerede olursak olalım bize
adaleti emreden de O’dur. Bu vasıfların en zirvesine sahip olmak ise “İlah” olmayı
gerektirir. “İlah” her şeye gücü yetebilen, her şeyin sahibi ve yaratıcısı olabilendir.
Kâinatın Rabbi olan Allah bu ve benzeri güzel isim ve vasıflara sahip olduğu için
O’nun ilahlıkta eşi ve benzeri yoktur. Fatiha suresinin bu ayetlerinde ilahlık vasıflarından
birkaç tanesi en güzel şekilde anlatılmaktadır. Öyleyse bu vasıfları kendinde
bulunduran Allah’a hamdetmek, O’na övgüde bulunmak bizim en önemli görevlerimizden
biri olmalıdır. Bu ayetlerin gereği olarak da ibadet sadece Allah’a yapılır;
dua O’na edilir ve yardım da yalnızca O’ndan istenir.
Fatiha suresinde yüce Yaratıcının ilk vasfı, “âlemlerin Rabbi” olmasıdır. Kâinatı
yoktan var eden Rabbimiz, her şeyi öylesine mükemmel ve kusursuz yaratmıştır
ki, O’nun yarattıklarında en ufak bir düzensizlik ve uyumsuzluk göremeyiz.
Rabb terbiye eden, her şeye görevini en güzel biçimde öğreten demektir. Kâinattaki
bütün varlıkları terbiye ederek onlara görevlerini öğreten yüce Rabbimiz, güneşe
her gün doğudan doğması ve batıdan batması, aya kendi yörüngesinde gitmesi,
ağaçlara insanlar için meyve vermesi gerektiğini öğretendir. İneğe kan ve dışkıya
karıştırmadan süt yapma kudretini veren, arıya çiçeklerden öz alıp şifa kaynağı
balı yapması gerektiğini belleten O’dur. Yeni doğan bir ördeğe yüzmesi gerektiğini,
yumurtadan yeni çıkan deniz kaplumbağalarının denize ulaşması gerektiğini ilham
eden de O’ndan başkası değildir. Kısacası O, kâinata ve kâinattaki tüm varlıklara
görevlerini öğreten; bu mükemmel düzeni kusursuzca sağlayandır.
Namazların her rekâtında okuduğumuz Fatiha suresinde Cenâb-ı Hakk’ın ikinci
vasfı “rahmân ve rahîm” olmasıdır. Rabbimiz rahmân isminin gereği olarak öylesine
merhametlidir ki, bu dünyada kendine inanan ve inanmayan bütün insanlara her
türlü nimetini sunmuştur.
Hem kendimizde, hem de dışımızdaki dünyada varlığını her an gördüğümüz
ve kaybettiğimizde ancak kıymetlerini bilebileceğimiz bu nimetleri nasıl inkâr edebiliriz
ki! Varlığın mükemmelliğini görmemize yarayan gözler, doğruluğun sesini
duymamıza yarayan kulaklar, hakikatin kendisini söylemeye yarayan dil hep O’nun
ihsanı değil mi? Aklımızı ve gönlümüzü bu nimetlerin kadrini bilelim diye bizlere
bahşeden Rabbimiz ne kadar da merhametlidir!
Kim, özenle döşenen bu eşsiz dünyamızda kendine yer bulamadığını, her şeyiyle
bir mucize olan hava, su ve topraktan istifade edemediğini, güneşin kendini ısıtmadığını,
arının kendine bal vermediğini iddia edebilir ki?
Bu dünyada nimetlerini herkese hiçbir ayırım yapmadan sunduğunu ifade eden
Rabbimiz Rahman suresinde bu cömertliğini sık sık şöyle tekrar etmiştir: “Rabbinizin
hangi nimetini yalanlayabilirsiniz?” (Rahmân, 55 /13, 21, 32) Öyle ya gerçekten âdil
isek verdiği hangi nimeti görmezden gelebiliriz ki!
Rahîm ise rahmeti süreklilik ifade eden demektir. Rabbimiz, bu dünyada bütün
kullarına nimetlerini dağıtmıştır. Ama rahim isminin gereği olarak ahirette yalnızca
kendine inanan ve bu dünyada güzellikler üretip ahlakıyla da örnek olan biz mümin
kullarına her türlü nimetini, cennetini ve hoşnutluğunu bahşedecektir.
Fatiha suresinde Rabbimizin son özelliği “hesap gününün sahibi” olmasıdır. Hesap
günü, öldükten sonra herkesin yaptıklarından sorguya çekileceği gündür. Peki,
ne demektir o zaman Allah’ın hesap gününün sahibi olması? Yani, O bu dünyada
herkesi inanıp inanmamakta serbest bırakarak kimsenin ne yaptığına ve ne yapacağına
karışmamıştır. Ama o gün, kıyamet günü O, herkesin hesabını teker teker
en ince ayrıntısına kadar alacaktır. O, bu dünyada nasıl yaşadığımızdan tutun da,
ömrümüzü ne işlerle ve hangi uğurda geçirdiğimizden, kullandığımız her türlü nimetten
hepimizi sorguya çekecek ve yaptıklarımızın karşılığını en ufak bir haksızlığa
uğratmadan bize verecektir. Yani o gün tek hâkim O’dur. Bu yüzden herkes o
günde O’nun huzuruna getirilir. Orada artık hesapların alınma zamanı gelmiştir.
Onun defterinde her şey kayıt altına alınmıştır. Öyle ki küçük büyük bütün yaptığımız
işler önümüzdedir. O’nun terazisi o kadar hassastır ki, herkes ne işlediyse
onu bulur. Kimseye zerre kadar haksızlık yapılmaz. O gün her şey adaletle çözüme
kavuşturulur.
Bütün bu mükemmel vasıfların sahibi olan Rabbimizi övmek, O’nu her türlü eksiklikten
uzak tutmak ve O’na şükretmek hepimizin görevidir. O’na teşekkür ise O’na dua
etmek ve sadece O’na kulluk ile mümkün olabilir. Kulluğun özü ise saygı ve içtenlikle,
O’nun yasakladıklarından uzak durmak ve emirlerini yerine getirmektir.

28 Şubat 2014 Cuma


BİR FİKİR VEYA DÜŞÜNCEYİ
KÖRÜ KÖRÜNE TAKLİT ETMEK




“Çünkü onlar babalarını sapık kimseler olarak buldular. Kendileri de onların
izinden koşa koşa gitmektedirler.” (Sâffât, 37/69-70)

Bir düşünce veya bir fikri körü körüne kabul etmek, doğru ya da yanlışlığına
bakmaksızın onu savunmak taassuptur. Buna göre kişinin, mensup olduğu düşünce
veya ekolün doğru olduğuna inanması normal olmakla birlikte, kör bir tarafgirlikte
bulunarak, doğruluğunu hiç araştırmadan karşısındaki diğer fikir veya düşünceyi
inkâr etmesi kabul edilir bir davranış değildir. Böyle bir anlayış ancak taklitçilik
olabilir.
İnsanda herhangi bir konuda oluşan aşırı sevgi ve bağlılık, ilimle ve bilgiyle desteklenirse,
müsamahayı yani hoşgörülü bir anlayışı meydana getirir. Eğer sevgi ve
bağlılık bilgi ile değil de cehaletle yapılırsa, o konuda taassup oluşur. Bu tür davranışları
sergilemek “Mutaassıplık” olarak isimlendirilir. Bu bakımdan mutaassıp kelimesinin
dindar anlamında telaffuz edilmesi yanlış bir kullanımdır. Çünkü mutaassıp
olmak, olumlu ve güzel bir huy değildir.
Taassuba en çok karşı çıkan din İslam’dır. Hz. Peygamber (s.a.s) müşrikleri
İslam’a davet ettiğinde onlar, yanlış-eksik yönleri olduğunu söyleyerek değil, körü
körüne atalarının dinine sarıldıkları, hiçbir araştırma ve tartışmaya girmeden kendi
dinlerini üstün gördükleri için İslamiyet’i kabul etmiyorlardı. Hak dini kabul ettirmeyen,
ona karşı koyduran bu kör inada Kitabımız, “Cahiliye taassubu” (Fetih, 48/26)
demektedir.
Bu bakımdan inandığımız dinî esaslara veya herhangi bir düşünceye körü körüne
değil, bilinçli olarak bağlı olmalıyız ve savunmalıyız. Neye, niçin ve nasıl inandığımızın
şuuruna ermeliyiz. İnandığımız değerlerin önce kendi vicdanımızda köklü
bir şekilde yer etmesi gerekir ki, farklı bakış açılarına ve yorum zenginliklerine her
zaman açık olabilelim.
Yüce dinimiz her zaman doğrunun peşinde olmamızı emrederek, kulaktan dolma
bilgileri olduğu gibi kabul etmemizi yasaklamaktadır. “Bin bilsen de yine bir bilene
danış” atasözümüz, bu konuda bizlere önemli bir prensip sunmaktadır. Çünkü
akıl, akıldan üstündür ve bizden daha iyi bilen biri olabilir. Bizler de bir konuyu çok
iyi bildiğimizi zannetsek bile, yine de farklı düşüncelere daima müsamahalı olma
alışkanlığını kazanmamız gerekir.
Yüce Allah, sabit fikirli olan ve kendi bildiklerini en doğru bilgi olarak kabul
eden, başkalarıyla konuşmaktan ve bilgi alışverişi yapmaktan kaçınan mutaassıp
insanları kör, sağır ve dilsiz insanlara benzetir. Bir ayette, bu kişiler hakkında şu
açıklama yapılmıştır:
“Andolsun biz, cinler ve insanlardan, kalpleri olup da bunlarla anlamayan, gözleri
olup da bunlarla görmeyen, kulakları olup da bunlarla işitmeyen birçoklarını cehennem
için var ettik. İşte bunlar hayvanlar gibidirler. Belki bunlar daha da aşağıdırlar. İşte bunlar
gafillerin ta kendileridir.” (A’râf, 7/179)
Bu nedenle doğru olmayan şeyleri gözü kapalı olarak doğru saymak ne kadar
yanlış ise; doğruluğu kesin delillerle ortaya konmamış, ancak mevcut geleneğin ve
kültürün getirdiği yanlış olan şeyleri doğru saymak da o kadar yanlıştır. Bundan
dolayı inkârcıların düştüğü hatalara düşmemek, inanç ve amelde gerçekten doğru
olanla hareket edebilmek için; doğrularımızı dinin aslı olan Kur’an ve sünnetten
almamız gerekir. Geçmişten bizlere miras kalan bilgileri de daima Kur’an’ın süzgecinden
geçirmeliyiz. Aksi takdirde farkında bile olmadan ömrümüzü hata üzerine
bina etmiş oluruz.

26 Şubat 2014 Çarşamba

ARZU VE İSTEKLERİN PUTLAŞTIRILMASI

ARZU VE İSTEKLERİN PUTLAŞTIRILMASI


“Nefsinin arzusunu ilah edinen, Allah’ın; (halini) bildiği için saptırdığı ve
kulağını ve kalbini mühürlediği, gözüne de perde çektiği kimseyi gördün
mü? Şimdi onu Allah’tan başka kim doğru yola eriştirebilir? Hâlâ düşünüp
ibret almayacak mısınız?” (Câsiye, 45/23)
İnsanoğlu yaratılışı itibarıyla dünya nimetlerine meyyaldir. Onun dünyaya ve
dünya nimetlerine meyli, yaşama arzusunun bir gereğidir. Bu itibarla insan, ölümü
arzu etmez. Her insan gibi biz müminler de daha uzun ömürlü olmayı, daha sağlıklı
ve mutlu yaşamayı arzu ederiz. Ancak bu dünyadaki hayatımızın ölümle sınırlı
olduğunu, ölümsüzlüğün ve ebediyetin ancak ahiret hayatında olduğunu biliriz ve
buna inanırız. Ahiret hayatındaki ebedî mutluluğu kazanmamız için dünya hayatındaki
arzu ve isteklerimizin meşru ölçüler dâhilinde sınırlandırılması gerekir. Arzu ve
isteklerin sınırsızlığı insana mutluluk değil, doyumsuzluk ve sonunda huzursuzluk
getirir. Sevgili Peygamberimiz, “İnsanoğlunun bir vadi dolusu altını olsa bir ikincisini
ister; onun (bu ihtirasını) ancak toprak (ölüm) doyurur. Allah, tövbe edenin tövbesini kabul
eder” (Müslim, “Zekât”, 117; hadis no: 2464) buyurarak insanın arzu ve isteklerinin
tükenmeyeceğine; bunun ancak ölümle son bulacağına işaret etmiştir. Bu bakımdan
İslam dinine göre insan arzu ve ihtiraslarının mahkûmu ve esiri olmamalıdır. Arzu
ve isteklerini kontrol altında tutabilmelidir. Mutluluğun yolu da arzu ve isteklerin
kontrol altına alınmasından geçer. “Kanaat tükenmez hazinedir” sözünde olduğu
gibi insan, arzu ve isteklerini kontrol altına alarak arzu ettiğine erişemese de, bulunduğu
hâl üzere mutluluğu yakalayabilir. Mutluluk, insanın insan olması itibarıyla
sınırsız bir özgürlüğünün olmadığını bilmesine bağlıdır.
Nefis ve heva yani arzu ve isteklerin bir disiplin altına alınmadığı, hiçbir değer
tanımadan sorumsuzca yerine getirilmeye çalışıldığı durumda insan, tamamen
bu duyguların ve isteklerin mahkûmu olabilir. Kontrolsüz ve başıboş bir iştah
mahkûmiyeti, gerçekte insanın özgür iradesini arzu ve heveslerine teslim etmesi anlamına
gelir. İşte bu durumda insan, belki de hiç farkında olmadan, âyet-i kerimede
ifade edildiği gibi “nefsinin arzusunu ilah edinen” birisi oluverir. Âyet-i kerimede
nefsî arzularını ilah edinen kimsenin Allah’ı tevhîd etmek hususunda sapıklığa düştüğü
ve buna bağlı olarak da kulaklarının ve kalbinin mühürlendiği, gözlerine de
perde çekildiği belirtilmektedir. Zira Allah’ı tevhîd etmek, O’ndan başkasının ilahlığının
reddedilmesiyle, O’nun emir ve yasaklarını kendi arzu ve heveslerine tercih
etmekle olur. Bir kimse, Allah’ın yegâne yaratıcı olduğunu kabul ettiği halde O’nun
emir ve yasakları konusunda kayıtsız kalırsa bu durum o kimsenin, Allah’ın ilahlığını
tasdik etmekte kusurlu olduğu anlamına gelir. Böyle bir kimse kendi heva ve
hevesini “ilah” edinecek şekilde putlaştırırsa, bununla, kendi sonunu hazırlayarak
gerçeği anlamaya kulaklarını tıkamış, gözlerini ve kalbini kapatmış demektir. Artık
onun zihnini hakikate açma konusunda Allah’tan başka hiçbir kimsenin faydası
beklenemez. Bu durumda Allah’tan ona bir fayda hâsıl olması için; Allah’ın onun
anlayışını düzeltmesi, kalbini hakikate açması ve gözlerindeki perdeyi kaldırması
için, o kimsenin heva ve arzularının mahkûmu olmaktan kendini kurtarmaya gayret
etme iradesini göstermesi ve Allah’a yönelmesi gerekir.
Öyleyse âyetteki “Hâlâ düşünüp ibret almayacak mısınız?!” ikazının dikkate
alınması gerekir. Bu itibarla biz müminler dahi, yaratılışı itibarıyla iyi ve kötüyü
işlemeye yatkın ve muktedir olmamız hasebiyle, arzu ve isteklerimizi putlaştırma
tehlikesine karşı uyanık olmalıyız. Her türlü istek ve iştahımızı bir disiplin içerisinde
kontrol altında tutmalıyız. Bunun yolu, Allah’a yönelerek, O’nun emir ve yasaklarına
riayet etmek suretiyle O’ndan yardım dilemekten geçer. Âyet-i kerimede
ifade edilen kulağın ve kalbin mühürlenmesinin, gözlere perde çekilmesinin kendi
yapıp ettiklerimizle doğrudan ilgili olduğunu unutmamamız gerekir. Arzu, heves ve
ihtiraslarımızın Allah’ın emir ve yasaklarıyla sınırlı olduğunu bilmemiz ve bunlara
riayet etmemiz gerekir. Allah’ın bildirdiği helal ve haramlara, emir ve yasaklara bağlı
kaldığımız ölçüde, hakikati anlama ve uygulama konusunda Allah’ın yardımını ve
yaratmasını hak ederiz. Bunlara kayıtsız kaldığımız ölçüde de duyu organlarımız hakikati
anlama ve uygulama konusunda körelir ve sonuçta duyarsız hâle gelebilirler.

24 Şubat 2014 Pazartesi

ALLAH’IN RAHMETİNDEN ÜMİDİNİZİ KESMEYİN

ALLAH’IN RAHMETİNDEN
ÜMİDİNİZİ KESMEYİN


“Ey oğullarım! Gidin, Yûsuf’u ve kardeşini araştırın. Allah’ın rahmetinden
ümit kesmeyin. Çünkü kâfirler topluluğundan başkası Allah’ın rahmetinden
ümidini kesmez.” (Yusuf, 12/87)
Bu ayette, seçilmiş bir insanın, bir peygamberin inancı ve teslimiyeti “örnek bir
davranış” olarak bizlere sunulmaktadır. Yakup Peygamber, oğullarının artık Yusuf’u
bulmaktan ümitlerini kestikleri bir anda “Ey Oğullarım! Gidin, Yusuf’u ve kardeşini
arayın...” tavsiyesinde bulunarak hem inananların ümitsizliğe düşmemesi gerektiğini
hem de kendisinin Allah’a olan sonsuz güvenini ifade etmektedir.
Allah’a sonsuz bir güven beslemek, her zaman ve mekânda O’nun yardımından,
himayesinden emîn olmak… İşte Yaratana bağlılığın zirve noktası budur. Zaten
Allah’ın kudretine, merhametine ve yardımına güveni beraberinde getirmeyen bir
iman kâmil bir iman olarak nitelendirilemez. Bu bakımdan Yakup Peygamber’in
Rabbine olan güveni ve bağlılığı bizler için çok şey ifade eder. Zaten Yaratan, örnek
alalım diye Kutsal Kitabımızda ona yer vermiştir. Şu halde yüreği iman ve ümit dolu
Peygamberinin umutlarını boşa çıkarmayan merhametlilerin en merhametlisi niçin
bizlerden rahmetini esirgesin. Yüce Yaratıcının rahmetinden nasip almamızın bir tek
şartı samimi bir şeklide O’na inanıp teslim olmaktır. Bu inanç ve teslimiyet Allah’a
tam bir güven duymamızı beraberinde getirir.

Bizim O’na olan güvenimizin temel kaynağı Rahmet sıfatıdır. Bu rahmet bizim
için bir huzur kaynağıdır. Zira âyette geçen “Ravh” kelimesi de aslında “üzüntü ve
kederlerden uzak olma veya sıkıntı ve darlıktan sonra insanın kavuştuğu rahatlık”
durumunu ifade ediyor (Bk. Yusuf, 12/21). Tıpkı susuzluk sıkıntısı yaşarken imdadımıza
yetişen bir yağmurun veya yaşayacağından ümidimizi kesmeye başladığımız
bir hastamızın son anda yüzünde beliren hayat emarelerinin yüreğimizde açtığı ferahlık
gibi… Kutsal Kitabımızın ölü toprağa can veren ve ümitsiz bekleyişleri yaşama
sevincine dönüştüren yağmuru “rahmet” olarak adlandırması (Neml, 27/63) ne
kadar anlamlı değil mi?
Ümitsizlik duygusu bir anlamda çaresizliğimizi ve problemlerimizi, sıkıntılarımızı
giderme noktasında içine düştüğümüz acziyetin bir ifadesidir. Yaşama sevincimizi
ortadan kaldıran, bize yeryüzünü dar eden bir duygu hâlidir ümitsizlik. Gün
olur, yağmur yağmaz; bağımız, bahçemiz, hayvanlarımız susuz kalır ve ümitsiz bir
bekleyiş içerisine gireriz. Bazen, ölüm-kalım mücadelesi vermekte olan bir yakınımızın
iyileşmesini beklerken tükenir ümitlerimiz. Ve bazen olur ki, tıpkı Yakup (a.s)
gibi yıllardır kaybettiğimiz yavrumuzun gelişini bekleriz çaresizlik içinde. Bu ve
benzeri durumlarda ihtiyacımız olan tek şey ise bir umut ışığıdır. Sığınılacak başka
kapı, tutunacak başka bir dal kalmamıştır çünkü. İşte tam bu noktada devreye giren
imanımız bizim için bir hayat ışığı olur adeta. Allah’ın yardımına ve merhametine
olan sonsuz inancımızdan beslenen ümidimiz ayakta tutar bizi. Bu ümit sayesinde
hayata sarılırız.
Bu ayetin bizlere hatırlattığı kesin gerçek Allah’ın rahmetinden ümidini kesmememiz
gerektiğidir. O’nun rahmetine ve yardımına güvenimiz O’na olan inancımızın
bir işareti ise, rahmetinden ümit kesmemiz de nankörlüğümüzün bir işareti
sayılmaktadır. “Eğer insana tarafımızdan bir rahmet (nimet) tattırır da, sonra bunu
ondan çekip alırsak, şüphesiz o ümitsiz ve nankör oluverir” (Hûd, 11/9) ayetinde rahmet,
nimet anlamında karşımıza çıkmaktadır. Demek ki, Allah’ın bize verdiği tüm
nimetler O’nun rahmetinin yansımasından başka bir şey değildir.