Sayfalar

7 Mayıs 2013 Salı

İNSAN VE DUA İLİŞKİSİ(Rûm, 30/33)


İNSAN VE DUA İLİŞKİSİ
“İnsanlara bir zarar dokunduğu zaman, rablerine yönelerek ona dua
ederler. Sonra Allah onlara kendinden bir rahmet tattırınca da, bir bakarsın
ki içlerinden bir grup Rablerine ortak koşuyorlar.” (Rûm, 30/33)
Bu ayette insanların dua ile olan alakalarından ve hangi durumlarda duaya müracaat
edildiğine vurgu yapılmaktadır.
Dua, insanın istek ve arzularının yerine getirilmesi talebidir. Dua; kul ile Allah
arasında olması gereken en önemli bağdır. Ama insanlardan bazıları buna daima
ihtiyaç duyup dua ve ibadetten kopmazken bazıları yalnızca sıkıntılı ve problemli
olduğu zamanlarda duayı araç olarak kullanıp Allah’a yalvarmaktadır.
Kulunun davetine icabet eden yüce Allah kabul kapısını her zaman açık tutmaktadır.
Mümin sûresinin 60. ayetinde yüce Allah; “Rabbiniz şöyle dedi: Bana dua edin,
duanıza cevap vereyim. Bana kulluk etmeyi kibirlerine yediremeyenler aşağılanmış bir
halde cehenneme gireceklerdir” buyurmak suretiyle kulun dua etmesi hâlinde Allah’ın
kabul edeceğini vaat etmiştir. Böylece ne zaman dua yapılacağı konusunda herhangi
bir ayırım yapılmamıştır.
Yüce Allah insanı hatasıyla kabul ettiğini, duasını kabul edeceğini açıklamakla
insanlara olan rahmetini göstermektedir. Bu husus Bakara suresinin 186. ayetinde;
“Kullarım, beni senden sorarlarsa (bilsinler ki) gerçekten ben (onlara çok) yakınım. Bana
dua edince, dua edenin duasına cevap veririm. O halde, doğru yolu bulmaları için benim
davetime uysunlar, bana iman etsinler” şeklinde ifade edilmektedir. Bu ayette Allahu
Teala’nın özellikle biz kullarına çok yakın oluşu dile getirilerek bu anlayışla rabbimize
yönelmemiz gereği üzerinde durulmuştur. Bu kadarıyla da kalmayıp “Dua
edenin duasını kabul ederim” açıklamasıyla da insan için fırsatların devam ettiği,
kurtuluşun Allah’a yönelişte olduğu açıkça ifade edilmiştir.
Bizler dua kapılarının açık olduğunu unutmamalıyız. Hatta hatamızı anlayıp
Allah’a yöneldiğimiz zaman ayrı bir değer de kazanmaktayız. Furkân suresinin 77.
ayetinde; “(Ey Muhammed!) De ki: Duanız olmasa Rabbim size ne diye değer versin.” buyurulması
da duanın önemini, hatta hayatın bir parçası olduğunu göstermektedir.
Dua hem kişinin kendi istek ve arzularıyla hem de karşılaştığı olaylarla ilgili olabilir.
Hangisi olursa olsun duada samimiyet esastır.
Dua mademki yaratan Allah ile olan yakınlık ve münasebettir. O halde her zaman
bu yakınlık canlı tutulmalıdır. İnsanın insana olan ilgisi nasıl sadece ihtiyacı
olduğu zaman hoş karşılanmaz ise kulun da yalnızca zorda kaldığı durumda duaya
yönelmesi hoş bir şey olmaz. Çünkü bağlılığın en güzel olanı daimi ve içten olanıdır.
Kişiyi yalnızca içinde bulunduğu şartların yönlendirmesi hâlinde duaya yönelmesi
insan için bir eksiklik olur. Hâlbuki insanın her zaman duaya ihtiyacı vardır. Yalnızca
mecbur olduğu zaman dua eden insanın bu davranışı hoş karşılanmamaktadır.
Konu başlığı olarak yer alan ayette “İnsana bir zarar dokunduğu zaman Rablerine
yönelerek dua ederler.” şeklindeki açıklama insanların acziyetinin, çaresizliğinin ifadesidir.
Bu acziyet ve Allah’a karşı güçsüzlük hâli her zaman var olan bir durumdur.
Dolayısıyla bu bilinç ve anlayışla daima dua kapısı aralanmalıdır. Aksi halde Allah’a
karşı samimiyet değil, adeta çıkarcılık anlayışı hâkim olmaktadır. Bizler böyle olmaması
gerektiğini bilmeli, Allah’ı unutmayıp hep bu gücü yanımızda hissetmeliyiz.
Zararın giderilmesinin Allah’tan olduğu bilicine sahip olup Allah’ın lütfunu unutmamalıyız.
Şayet unutulursa ahirette bu gerçeğin ortaya çıkacağını hatırlamalıyız.
Bütün bu izahlar sonrasında aczimizi bilerek Allah’a yakınlık oluşturan kulluk
bilincimizi ve ibadet hayatımızı daima canlı tutmamız gerekmektedir.
İnsan Allah’a karşı büyüklenemez, kibir edemez. O’ndan uzak kalamaz. Çünkü
Allah yaratıcıdır, kul ise yaratılandır.
Kul Allah’a daima muhtaçtır. Bu nedenle her zaman O’nun yardımını dilemeli ve
isteklerini O’na sunmalıdır.

4 Mayıs 2013 Cumartesi

BENİ HEDEFLERİME ULAŞMADA BAŞARILI KIL


BENİ HEDEFLERİME ULAŞMADA BAŞARILI KIL


“Süleyman, onun (karıncanın) bu sözüne tebessüm ile gülerek dedi ki: ‘Ey
Rabbim! Beni; bana ve ana-babama verdiğin nimetlere şükretmeye ve razı
olacağın salih ameller işlemeye sevk et ve beni rahmetinle salih kullarının
arasına kat!’ ” (Neml, 27/19)
Yüce kitabımız Kur’an sahip olduğumuz bütün nimetlerin ve elde ettiğimiz tüm
başarıların Allah’ın yardımı ve lütfuyla olduğuna inanmamızı öğütlediği gibi (Kasas,
28/77; Neml, 27/40); bunları sadece kendi çalışmamız veya bilgimizle elde ettiğimize
inanmamızı ve bunu övünçle söylememizi de yermektedir (Kasas, 28/78).
Bu ayet, biz müminlerin sağlam bir imanla Allah’a yönelmemiz gerektiğini, verdiği
sayısız nimetlerden dolayı O’na şükredebilmemiz, razı olacağı salih amelleri
işleyebilmemiz ve salih kulları arasına girebilmemiz için sadece bizim gayretimizin
yeterli olamayacağını, bunları ancak Rabbimizin başarılı kılmasıyla elde edebileceğimizi
vurgulamaktadır.
Zira sonucu belirleyen takdir, irade ve kuvvet yalnızca Allah’a ait olduğundan,
ulaşılan her başarıyı Allah’tan bilmek gerekir (Hûd, 11/88).
Başka hiçbir insana verilmeyen dünya nimetlerine mazhar olmuş bir peygamber
olan Süleyman (a.s)’ın, bütün bunlardan daha çok arzuladığı üç isteği, bu ayette
bizlere de “örnek hedefler” olarak sunulmaktadır.
Nimet, Rabbimiz tarafından ihsan edilen ve bizlere dünya ve âhirette yararı dokunan
maddî ve manevî tüm imkânlardır. Bunlar sayesinde varlığımızı sürdürebilmekte
ve yerli yerince kullanarak ebedî hayatımızı kazanma imkânına da sahip
olabilmekteyiz. Nimetler karşısında bize düşen görev, bu nimetleri veren Rabbimizi
tanımamız, O’na ibadet ve itaat etmemiz, yani şükretmemiz, kadir/kıymetini bilmemiz
ve nankörlük etmememizdir.
Süleyman (a.s)’ın bu duasından, her türlü nimetin, makam ve mülkün Allah’a ait
olduğunu, bunların biz insanlara sınav için geçici bir süre verildiğini ve bunları veren,
hakiki nimet verici olan Allah’a bol bol şükretmemiz gerektiğini öğrenmekteyiz.
Anne-babamıza verilen nimetlerden bizler de yararlandığımız için onları da şükrümüze
katmamız gerekir.
Yüce Rabbimizin lütuf ve nimetlerini dile getirir ve O’nu översek dil ile nimet
sahibinin Rabbimiz olduğuna inanırsak kalp ile şükretmiş oluruz. Verilen nimetleri
O’nun çizdiği sınırlar dâhilinde, kendi cinsine göre ve yerli yerince kullanırsak da
fiili şükürde bulunmuş oluruz.
Bizi yüce Rabbimize yaklaştıracak, sevdiği ve razı olduğu salih/hayırlı amelleri
işlememiz de ikinci gayemiz olmalıdır. İmanımızın gereği olarak ihlas ve iyi niyetle
yaptığımız, Kur’an ve Sünnete uygun olan her türlü söz, fiil ve davranışlarımız birer
salih ameldir.
Yüce kitabımız Kur’an’da, peygamberlere (Bakara, 2/130) ve Rabbimizin isteklerine
göre hayatını düzenleme başarısını göstermiş müminlere (Âl-i İmrân, 3/114) “sâlihler”
denilmiştir.
“Sâlihler”den olabilmemizin iki temel şartı; iman edip sâlih ameller işlememiz
(Ankebût, 29/9) ve Rabbimize itaat etmemizdir (Nisâ, 4/69).
Bu dua ile bize gösterilen üçüncü ve son gaye de “Müslümanca yaşamamız,
imanla ölmemiz ve salih kulların arasına katılmamız”dır.
Başka bir ayette; “Ey iman edenler! Allah’a karşı gelmekten nasıl sakınmak gerekiyorsa
öylece sakının ve siz ancak Müslümanlar olarak ölün.” (Âl-i İmran, 3/102) buyrulması,
Yakub (a.s)’un “Oğullarım! …ancak Müslümanlar olarak ölün” (Bakara, 2/132) diyerek
vasiyette bulunması,
Yusuf (a.s)’un “Beni Müslüman olarak öldür ve beni sâlihler arasına kat!” (Yusuf,
12/101); diye yalvarması,
Süleyman (a.s)’ın da “…Beni rahmetinle salih kullarının arasına kat.” (Neml, 27/19)
diyerek aynı duayı tekrarlaması, bizim de bu dünyadaki hedef ve gayemizin bu olması
gerektiğini göstermektedir.
Öyleyse bütün gücümüzle kulluk görevlerimizi yerine getirmeye ve “Müslüman
olarak ölmeye” çalışalım. Ancak bu ayette ve Peygamberimiz (s.a.s)’in bir hadislerinde
de belirtildiği gibi, Rabbimizin rahmet ve merhametine muhtaç olduğumuzu,
“Cenneti sadece amellerimizle değil, ancak O’nun fazlı ve rahmetiyle” (Buhârî,
“Merdâ”, 19) kazanabileceğimizi de asla unutmayalım.

3 Mayıs 2013 Cuma

EMROLUNDUĞUN GİBİ DOSDOĞRU OL(Hûd, 11/112)


EMROLUNDUĞUN GİBİ DOSDOĞRU OL


“Öyle ise emrolunduğun gibi dosdoğru ol. Beraberindeki tövbe edenler
de dosdoğru olsunlar. Hak ve adalet ölçülerini aşmayın. Şüphesiz O,
yaptıklarınızı hakkıyla görür.” (Hûd, 11/112)
Rabbimiz “Emrolunduğun gibi dosdoğru ol” buyurarak doğruluğun ne kadar
önemli olduğuna dikkatlerimizi çekmektedir. İslam dininin özünü oluşturan doğruluk;
insanın içi ile dışının, özü ile sözünün bir olması, söyledikleriyle yaptıklarının
(söz ile fiilinin) birbirine uyması demektir. Bunun zıddı ise yalancılıktır. Yalancılık
ise dinimizde yasaklanmış, İslam ahlakı ile bağdaşmayan çok çirkin bir davranıştır.
Hayatı boyunca doğruluktan ayrılmayan, düşmanlarının bile emin, güvenilir
dediği yüce Peygamberimiz, bu ayet nedeniyle dosdoğru olamazsam düşüncesiyle
ihtiyarladığını, saçlarının ağardığını belirtmiştir. Şu halde bizim ne kadar daha fazla
dikkatli olmamız gerektiğini bir düşünelim. Düşünelim de kendimize çeki düzen
verelim. Acaba biz bu emir karşısında gereken titizliği gösterebiliyor muyuz? Çevremizdeki
insanlara, komşularımıza, arkadaşlarımıza bizim hakkımızda bu insan
nasıldır? Doğru, dürüst ve güvenilir birisi midir? diye sorsalar acaba, bizim hakkımızda
ne derlerdi? Bu insan doğru dürüst biridir mi derler yoksa yalancı biridir mi
derlerdi? Her işimizde doğru olmalıyız ki toplum da bizim hakkımızda güzellikle
şahadette bulunsun. Biz doğru olmalıyız ama bununla beraber yakınlarımıza ve çevremizdeki
insanlara örnek olarak onların da doğru birer insan olmasını sağlamalıyız.
Nitekim Peygamberimiz kendisi doğruluktan ayrılmadığı gibi kendisinden nasihat
isteyen ashabına da bu konuda tavsiyelerde bulunmuştur. Bu konuya ışık tutan bir
rivayet şöyledir: Abdullah oğlu Süfyan (r.a.) şöyle demiştir: Peygamberimize (s.a.s);
“Ey Allah’ın Resûlü, İslamiyet hakkında bana öyle bir öğüt ver ki, sizden sonra artık
kimseden bir şey sormaya ihtiyacım kalmasın,” dedim. Bunun üzerine Peygamberimiz
(s.a.s); “Allah’a inandım, de, sonra da dosdoğru ol” buyurdu. (Müslim, “İman”, 13)
Hadis-i şerifte dikkati çeken en önemli nokta; İslamiyetin iki ana bölümüne işaret
edilmesidir. Bu bölümlerden biri Allah’a iman, diğeri de doğruluk, dürüstlük-
tür. Bu iki ana nokta gerçekleştirildiği takdirde diğer yanlışlıklardan da korunmak
mümkün olabilecektir. Aksi takdirde yalan, bundan kurtulmak için ikinci bir yalanı
doğuracak, bu da kin ve düşmanlığın yaygınlaşmasına sebep olacaktır. Doğruluk
ve dürüstlüğün olmadığı bir evde veya toplumda huzurdan ve karşılıklı güvenden
bahsetmek mümkün müdür? Kimsenin kimseye güvenmediği, herkesin birbirine
şüpheyle baktığı böyle bir aile veya toplum, dağılmaya ve yıkılmaya mahkûmdur.
Konuyla ilgili olarak Peygamberimiz (s.a.s) kurtuluşun reçetesini vererek şöyle buyurmaktadır:
“Daima doğruluğu araştırın. Tehlikeyi doğrulukta görseniz de doğruluktan
ayrılmayınız. Zira kurtuluş ancak ondadır.” (Kenzü’l-Ummal, 3/344)
Peygamberlerde bulunması gerekli sıfatlardan birisi hatta birincisi doğruluk,
dürüstlüktür. Peygamberimizin İslamiyete davet ettiğini duyanlar, ilk önce onun
doğru, dürüst olup olmadığını sormuşlardır. Peygamberimizin dürüst olduğunu,
şimdiye kadar hiç kimseyi aldatmadığını ve yalan konuşmadığını öğrenenler şu
değerlendirmeyi yapmışlardır: “İnsanlara karşı dürüst olan bir kimse Allah’a karşı
niçin dürüst olmasın.” (Buharî, “Bed’ul-Vahy”, 6) Hz. Peygamberin terbiyesinden geçmiş
olan ashabı da asla doğruluktan ayrılmazlar şayet onlardan biri doğruluktan
ayrılacak olursa bu kimse kendini düzeltinceye kadar toplantılarında yer vermezler
ve onlara iltifat etmezlerdi.
Şöyle bir düşünelim; acaba çevremizde kaç kişi konuştuğumuzda, ticari ilişkilerimizde
ve söz verdiğimizde sözümüzü tutacağımız konusunda bize tam olarak güvenmektedir.
Yahut biz karşımızdaki insanlara bu konularda ne kadar güvenmekteyiz?
Eğer bu gün kimse kimseye güvenmiyor diyorsak işte bunun sebebi Rabbimizin
“dosdoğru ol” emrini hakkıyla yerine getirmeyişimizdendir. Yalandan uzak durmak
ve doğruluk üzere bulunmak, hepimizin en başta gelen dinî ve ahlaki görevlerimizdendir.
Doğruluk şeref, izzet, yücelik; yalancılık ise zillettir.
Yapmayacağımız şeyleri söylememizin doğru olmayıp büyük günah olduğunu
(Saff, 61/1-2) belirten Allah (c.c), sosyal ilişkilerin sağlıklı bir zeminde devam edebilmesi
için doğruluk ilkesine vurgu yaparak şöyle buyurmaktadır:
“Ey iman edenler! Allah’tan korkun ve doğru söz söyleyin ki Allah sizin işlerinizi düzeltsin
ve günahlarınızı bağışlasın. Kim Allah’a ve Resûlüne itaat ederse, muhakkak büyük
bir başarıya ulaşmıştır.” (Ahzâb, 33/70-71)
“Rabbimiz Allah’tır deyip, sonra da doğrulukta devam edenlere gelince, onların üzerine
melekler iner ve derler ki: Korkmayın, üzülmeyin, size vaat edilen cennetle sevinin.”
(Fussilet, 41/30)
Bu ayet-i kerimelerde; söz söylerken ve iş yaparken doğru ve dürüst olmamız
emredilmiş, böyle olduğumuz takdirde işlerimizin düzeleceği ve günahlarımızın bağışlanacağı,
sonuçta da bize vaat edilen cennete ulaşacağımız belirtilmiştir.
Hepimiz hayatımızı doğruluktan ayrılmadan devam ettirelim, önce aile fertlerimiz
olmak üzere diğer Müslüman kardeşlerimizin de doğru ve dürüst olmaları için
dinî sorumluluklarımızı yerine getirmeye gayret gösterelim.

1 Mayıs 2013 Çarşamba

ANNEM ANNEM


ANNE OLARAK ANNEME HİTABEN



   Anneler günü yaklaşırken,reklamlarda hergün hediye aldırmak için gün saydırılırken annemi  düşündüm.

Annem ve ben,

  Hep söylenir ya anne olunca annemi daha iyi anladım.Gerçekten de öyle oldu…Anne olup kızıma yapabildiğim fedakarlığı fark ettikçe annemin de bana bu fedakarlıkların daha fazlasını yaptığını fark ettim.Bu fark edişle annemle olan sevgi bağlarını daha da kuvvetlendirdim.

Annem anneciğim…

   Kendinin zamanında göremediği (Annesini küçük yaşta kaybetmesinden dolayı)anne şefkati,anne sevgisini içinde saklamış zamanı gelince, benim  ve kardeşlerimin ihtiyacı olduğunda ortaya çıkarmıştı.Zamanı gelince diyorum çünkü  anneciğim de duygularını ifade etmeyi bizim gibi sonrada öğrenmişti.

  Zamanı geldiğin de,  benim ihtiyacım olduğunda, yanımdaydı ve hep yanımda kaldı.

   İyi ki varsın anneciğim…

  Şu anda sana dokunamıyor,mis kokunu alamıyor,sıkıca sarılamıyorum.Ama sesini telefonda  duyunca bütün sıkıntılarımı bir çırpıda  söyleyip kurtuluyorum hayatın yükünden…Her zaman arkadaşım olmuyor yanımda annem arkadaşım oluyor.Bütün anlattıklarımı yargılamadan dinliyor.Bu bana öyle iyi geliyor ki..
    İyiki varsın,iyiki yanımdasın diyorum.

  Bazen ne yapacağımı bilemiyorum.Yolumu kaybediyorum.O zaman da yanımda yoldaş oluyor annem sırtında ki tecrübe çıkınıyla yolu  birlikte buluyoruz.Birlikte devam ediyoruz.

  Herkesin annesi ilk öğretmenidir.Zaman zaman  düşünüyorum  ve ne zaman namaz kılmayı öğrendiğimi hatırlamıyorum.Çünkü annem ben kendimi bildim bileli namazını kılar.Kaçırdığı zamanlar ki vicdan  ızdırabını bize de fazlasıyla hissettirirdi.Annem  öğretmişti namazı bana ve kardeşlerime.Bizlerde göre göre öğrendik Rabbin huzuruna çıkmayı.Orucun  ne olursa  olsun tutulması gerektiğini o öğretti.(Günler uzunda olsa,sıcak da olsa,hatta  kalp hastası  bile olunsa tutulmasının  farz olduğunu)  Merhametliydi merhameti öğrendik.Her türlü çileye sabırlıydı sabrı öğrendik.Yaradılmış her şeye şükrederdi ve severdi  şükretmeyi  sevmeyi öğrendik.Fedakarlıkların en alasını yaptı fedakarlığın anlamını öğrendik.O kadar çok şey öğretti ki  ne satırlara,ne sayfalara nede yazmalarla biter.
    Ama hiçbir şeyi şu şöyle olur  diyerek öğretmedi.Her şeyi kendi hayatında uyguladı bizlerde onu örnek alarak öğrendik.


  Peygamber Efendimiz (SAV)  şöyle müjdelemiştir.‘’Cennet anaların ayakları altında.’’Rabbim İnşallah cenneti diğer analar gibi benim anamın ayağının altına da serer.

  İyi ki varsın anacığım….
  

HER ŞEY ALLAH’IN BÜYÜKLÜĞÜNÜN DELİLİDİR(Rûm, 30/20)


HER ŞEY ALLAH’IN BÜYÜKLÜĞÜNÜN
DELİLİDİR



“Sizi topraktan yaratması, O’nun (varlığının ve kudretinin) delillerindendir.
Sonra bir de gördünüz ki siz beşer olmuş (çoğalıp) yayılıyorsunuz.” (Rûm,
30/20)
Bu ayet-i kerime, insanın topraktan yaratılışını, hayat bulduktan sonra da yeryüzünde
yayılışını dile getirmektedir.
Yüce Allah, yoktan var ettiği, biz insan neslini topraktan yaratmış ve hayat vermiştir.
Yaratılış gibi çok önemli bir konunun vurgulanması Allah’ın büyüklüğünün
delillerindendir. Cansız toprak insanın mayası, çekirdeği olmuş, o cisim toprak
olmaktan çıkıp mahlûkatın en şereflisi özelliğini taşır hâle gelmiştir. Bu nedenle
yaratılış büyük bir ibret tablosudur. İnsanın topraktan yaratılışı Hicr sûresinin 26.
ayetinde “ Andolsun biz insanı kuru bir çamurdan, şekillendirilmiş bir balçıktan yarattık.”
şeklinde özetlenmiştir.
Ayetlerde görüldüğü gibi Allahu Teala’nın insanı yoktan var etmesi, toprağı canlı
varlığa dönüştürmesi O’nun sonsuz kudretinin delillerindendir. Tabii ki insan hareketsiz
varlıklar gibi bir yerde sabit kalmamış, Allah’ın verdiği duygu ve hareket
kabiliyeti ile de yeryüzüne yayılmıştır. Bu durum düşünen insanı, hem Allah’ın
kudretini anlamaya yönlendirmekte hem de yeryüzüne yayılan insan neslinin nasıl
yaratıldığını ortaya koymaktadır. Bu konuda dikkate almamız gereken bir başka husus
ise, “Sizi topraktan yarattı” buyrulmasıdır ki; insan neslinin ilki olan Hz. Âdem
(a.s) topraktan yaratıldı ve biz de onun nesli olarak çoğaldık. Dolayısıyla özümüz,
aslımız topraktır.
Tabii ki Allah’ın kudretinin idrak edilmesi yalnızca bu ayeti izah etmekle bitmez.
Konuyla ilgili olması noktasında müteakip ayetleri de gözden geçirmemiz gerekir.
Rum sûresinin 21.ayetinde, “Kendileriyle huzur bulasınız diye sizin için türünüzden
eşler yaratması ve aranızda bir sevgi ve merhamet var etmesi de onun (varlığının ve
kudretinin) delillerindendir.” buyurulmuştur. Bu ayette evlilikten, aile hayatından ve
mutluluğa sebep olan şeyden bahsedilmektedir.
Ailenin temel taşları olan eşler arasında sevgi ve bağlılık olmazsa bir ömür boyu
aynı ortamı huzurlu bir şekilde paylaşmaları da mümkün olamaz. İşte hem ailenin
sağlıklı bir şekilde devam etmesi hem de bedenen ve ruhen huzur bulabilmesi için
yüce Allah, eşler arasında önemli bir bağ olan sevgiyi gönüllere nakşetmiştir. Bu
duygular kendiliğinden oluşmamış, insanın hücresine, zihnine, beynine Allah (c.c)
tarafından yerleştirilmiştir. Bu da Allah’ın yüceliğinin delillerindendir.
Daha sonra yer alan 22. ayette ise “Göklerin ve yerin yaratılması, dillerinizin ve
renklerinizin farklı olması da O’nun (varlığının ve kudretinin) delillerindendir.” buyrulmuştur.
O muazzam gökyüzü ve onda bulunan gezegenler, güneş, ay ve yıldızların
yaratılması ne muhteşem bir olaydır. Bütün bunları yaratan yüce Allah’ın gücü kudreti
ne kadar büyüktür. Yine yeryüzü ve yeryüzünde yetişen nebatat ve üzerinde
barınan canlıların yaratılması da bir başka ibret tablosudur.
Bunların yanında mahlûkatın en şereflisi olan insanın farklı renklerde yaratılması
ve değişik lisanlarla konuşmaları da ibret vericidir. Çünkü aynı öz olan topraktan
yaratılan insanlardan bazıları siyah, bazıları beyaz, bazıları ise daha farklı ten renkleriyle
yaratılmışlardır. Hatta göz renginde, saç renginde, beden şekillerinde farklılıklar;
bir başka yönüyle de konuşmadaki farklılıklar yüce Allah’ın büyüklüğünü ispat
etmektedir. Aynı dili konuşan insanların ses tonunun farklı olması bile yaratılıştaki
zenginliği ifade etmektedir. Bütün bunlarda, bilen ve yaratılış sırlarını idrak edenler
için ibretler vardır.
Yaratılıştaki bu farklılık öncelikle biz insanların birbirimizi kolayca tanımamızı
temin etmektedir. Bu durum Hucurât suresinin 13. ayetinde “Ey insanlar! Şüphe yok
ki biz sizi bir erkek ve bir dişiden yarattık ve birbirinizi tanımanız için sizi boylara ve
kabilelere ayırdık…” şeklinde dile getirilmiştir.
Rum sûresinde daha sonra yer alan 23. ve 24. ayette gecenin ve gündüzün yaratılmasından,
gecenin istirahat için gündüzün de çalışıp kazanmak için en uygun
zamanlar olduğundan bahsedilmektedir. Ayrıca 24.ayette şimşek çakması, yağmurun
yağarak ölü toprağı diriltmesi gibi insanlık için büyük önem taşıyan durumlar
dile getirilmektedir. Kur’an-ı Kerim’de Allah’ın kudretinin delillerini ortaya koyan
pek çok ayet vardır.
Bize düşen görev, bu muazzam yaratılışı ve varlıkları dikkate alarak Allah’ı iyi
anlamak, onu tanımak ve O’na kullukta kusur etmemeye çalışmaktır.